Herkese yeniden merhaba! Beni sosyal medyadan takip edenler bilir; sıkıntılı günler geçiriyorum ama inatla, aşka bölümü üç günde bitirebildim.
Sabırla, sevgiyle ve desteğiyle bekleyen tüm okuyucularımı çokça öpüyorum ve Classroom tarihinin en uzun bölümüyle sizi başbaşa bırakıyorum!
Bu arada bölüm şarkıları yine epeyce çok. Güncellenmiş spotify linkini profilimden bulabilirsiniz~
Medyayı dinlemeyi unutmayın😏
İyi okumalar💜⭐
Yer: Underdog Cafe, Seul
Tarih: 24.12.2016 14.32
Kapıdan içeri girdiğim gibi gördüm onu. Köşe bir masaya oturmuş, kendisine portakal suyu söylemişti ve telefonunu stresli hareketlerle parmaklarının arasında çeviriyordu. Sıktığı dişleriyle dudaklarını hapsetmişti ve tedirgin oturuşu, nasıl bir ruh halinde olduğunu açıkça belli ediyordu. Geniş omuzlarının dahi titrediğini görmem ile derin bir nefes aldım ve aramızdaki görünmez davarı- of pardon, duvarı- ördüm ve ona doğru yürüdüm.
Ona doğru yürümenin beni bu kadar üzeceğini daha önce hiç tahmin etmemiştim.
Jungkook'un kahveleri, silüetimi bulduğunda beni hızlıca süzdü ve irisleri parıltılarına kavuşurken telefonunu masaya düşürdü. Tanrım, neden böylesine heyecanlanmıştı ki? Yerdim ben onu. Yerim yani. Ama mecazi değil, gerçek anlamda çünkü acıktım be ne yapayım? Öf.
Karşısındaki sandalyeyi çekmem ile şoktan çıktı ve boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
"Geldin," dedi, oturuşunu düzeltip tişörtünün kollarını sıyırırken. İlla damarlı kollarını göstereceksin yani, pislik herif. "Taehyung, geldin."
"Papağan mısın?" diye sordum, göz devirip elime menüyü alırken. Onun canını yakmak için elimden geldiği kadar sinir bozucu olacaktım. Bu sefer affedilişi, dilediği kadar çabuk olmayacaktı.
"Ben mesaj attım sana zaten, elbette geleceğim." diye eklerken Jungkook'un suratının donup kaldığını görüyordum. "Artık anlat ve bitsin bu işkence."
Biçimli kaşlarını şaşkınlık ifadesiyle kaldıran Jungkook, masada duran boş bardağı sıkmaya başladı ve gözlerini kıstı. Sözlerimin ardındaki imayı çözmeye çalışıyordu ama bulamayacaktı. Kurşun döktürdükten sonra Türk kültüründen biraz bilgi edinmiştim ve naz evi olmaya karar vermiştim. Öyle hemen, aman efendim, gel vereyim yoktu. Ayıp yahu!
"Şu an Taehyung ile konuştuğumu sanmıyorum." dedi Jungkook, bozuk bir sesle. "Benim Taehyung'um bana böy---"
"Senin Taehyung'un," dedim, küfredercesine. Hala sigortalarım atık, sinirlerim fena bozuktu. "yaptığın hatalar yüzünden intiharı seçti."
"Onu, senin yanlışların öldürdü, Jungkook."
Cümlemin bitmesiyle cam bardak, tahta masanın üzerinde tuz buz olurken Jungkook ayaklandı ve kanlı eliyle bileğimi yakaladı. İnsanların yargılayıcı bakışları altında kafeden çıkarken onun güçlü çekişi yüzünden sürükleniyordum ve inanın, bulunduğumuz durumda bu hiç hoş değildi.
Bedenimin her köşesi, onun hareketleriyle savrulurken öksürüğe boğuldum ve nefes nefese kalacağım sırada, kendimi kırmızı bir spor arabının kaputunda buldum. Ah, merhaba, Jungkook'un iki numaralı arabası.
"Şimdi o siktiğimin çenesini kapa ve asla sözümü kesme," dedi, üzerime eğilip bileğimi hala morartırcasına sıkarken. Göz bebekleri büyümüş, kirpikleri seri bir şekilde çarpıyordu. "anladın mı?"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
classroom :: vkook
FanfictieGözlerinizi, size yabancı olan birinin gözlerine değdirdiğinizde o kaçamak bakışların kaç saniye sürdüğünü saydığınız oldu mu? Benim, oldu. Tam tamına on dokuz saniye.
