GECE

295 18 2
                                        


   Sorular ve onları cevaplamaya çalışan tahminler... Cevaplar ise derin bir yokluk. O ise bu yoklukta kaybolan bir benlikti. Biraz nefes almak istedi ve bahçeye gitti. Siyah gökyüzüne baktı. Hiçbir siyah onu bu kadar rahatlatmamıştı. Elini cebine atıp sigara paketini çıkardı. Sigara paketinde kalan son üç dala uzunca baktıktan sonra birini alıp yaktı. Sigaranın zehirleyici dumanı ciğerlerine doldukça büyük bir keyif alıyor, gülümsüyordu. Gökyüzüne bakıp yıldızları seyretti.  Tüm bu olanlar gece, bulduğu çözümler ise yıldızlardı. Yıldızlar ne kadar çok olursa olsun gecenin karanlığını silemiyorlardı ama sebebini bilemediği  bir nedenden dolayı gecenin getirdiği bir huzur vardı. Olayları tekrar sıralamaya başladı. Buraya gelişi, Doksan Dokuz ile olan dersleri, cinayet... Hepsinde farklı bir yüzü vardı. Bunları düşünürken kendisine doğru yaklaşan ayak seslerini duydu. Kafasını çevirdiğinde ise Doksan Dokuz'un yanına geldiğini gördü. Uzun bir süre konuşmayıp beraber gökyüzünü seyrettiler. Sessizliği bozan Profesör oldu.

"Gece mi yoksa gündüz mü?"

"Gece."

"Neden?"

" Tek bir yıldızı görmektense tüm yıldızları görmeyi tercih ederim. Aslında Güneş  insanlar gibi... İnsanların egoları o kadar büyük ki diğer insanları görmelerine engel oluyor. Güneşin ışığı o kadar büyük ki tüm gökyüzünü kaplıyor ve diğer yıldızlar görünmüyor. "

"Eğer gece olursan insanlar seni sevmez. Onlar Güneş'e aşık."

"O zaman tüm yıldızlar bana kalır sadece yıldızlar değil Ay da öyle."

"Ama yine de bu dünyada tek gece sen olamazsın. Bu nedenle tüm yıldızlara sahip de olamazsın."

"Eğer onlar da gece ise birbirimize sahibiz demektir. Bu yetmez mi?"

Profesör ile Doksan dokuz birbirlerine bakıp gülümsediler. Profesör tekrar bir sigara yakmak için cebindeki paketi tekrar çıkardı. Son kanlan iki dalının bir tanesi yakıp diğerini Doksan Dokuz'a uzattı. Doksan dokuz gülmeye başladı ve sigarayı alıp yaktı.

"Profesör, daha önce hiç bir öğretmenin öğrencisine sigara uzattığını görmedim." 

"Burası normal bir okul değil sen normal bir öğrenci değilsin hatta bana göre aslında bir öğrenciden fazlasın. Ne olduğunu hala çözebilmiş değilim ama kesinlikle bir öğrenci değilsin."

"Siz de normal bir öğretmen değilsiniz."

"Ben ne bir bebek bakıcısı ne de bir öğretmenim. Ben bir fizik profesörüyüm."

İkisi birden gülmeye başladılar. Tekrardan gökyüzüne baktılar. Konuşuyorlardı ama kelimelerle değil, gökyüzüne bakarak... Sadece birbirleriyle değil onlar gibi olan diğer herkesle... Bazen sessizlik sesten daha çok ses getirirdi çünkü hissettiklerini harflere sığdırmak zorunda kalmazdın. Derin bir nefes alıp Güneş'in doğmasını seyretmeye başlamışlardı. Gece ise son vedasını veriyor, yıldızlar teker teker kayboluyordu. Adeta her biri ölüyordu sanki...

"Sigara içmek bunun gibi , her doğan günde kendini biraz daha öldürmek... Belki de gece olmanın ödediği bir bedeldir bu."

Profesör,  Doksan Dokuz'u nedense kendine biraz yakın bulmuştu. Çoktandır birine anlatmak istediği ama bir türlü onu anlayacak birini bulamadığı için anlatamadığı bir düşünceyi Doksan Dokuz'a anlatma kararı aldı.

"Ben gençken fiziğe aşıktım ama tek aşık olduğum şey fizik değildi. Lisedeyken Penny adında bir kızı seviyordum. Üniversitenin ikinci yılına kadar sevgiliydik ama sonradan beni terk etti. Mike adında bir çocuk yüzünden. Bana artık beni sevmediğini benden soğuduğunu söyledi. Hatta daha fazla ileri giderek Mike'tan  hoşlandığını dile getirdi. Mike çok yakışıklı, sempatik ve sosyal çevresi çok geniş olan bir çocuktu bense onun tam tersiydim. Buna hiç şaşırmamıştım. Sanırım en kötüsü de buydu. Böyle olacağını biliyorsun ama hiç bir şey yapmadan izliyorsun ve böyle olmamasını umuyorsun. Aptalca... Ben onun hep yanındaydım , onu destekleyen hep bendim. Mike'la  olduğunda bile... Aradan yıllar geçti. İkisi beraber çok ünlü bir şirkette fizik mühendisi olarak çalışmaya başladılar. Beraber çok büyük ilerleme kat ettiler ama nedenini bilmediğim bir sebepten dolayı ayrıldılar. Bense o sırada benim başarılarımla yükselen kişileri seyrediyordum. Yıllarca çalıştığım şirket hak ettiğim değeri göstermiyor ancak yüzüme karşı ne kadar nazik  ve çalışkan olduğumu söylüyor ama arkamdan aptal olduğumu dile getiriyorlardı. Peki ben bunlara karşı ne yaptım? Kan kanseri olan eski sevgilimin tedavi masraflarını aldığım azıcık maaşla karşılamaya çalıştım. Böylece aptallığın zirvesine tırmanmış oldum. Sanırım ben en çok bu yüzden sigara içiyorum."

"Zekice..."

"Anlamadım."

"Profesör, insanlar bu yaptığınızı aptalca bulabilir, aptal oldukları için. Birisini gerçekten sevdiğiniz zaman ve o sevginizi birisi boşa harcadığı zamanlarda aşk kendi intikamını kendisi alır. Evet, onu seviyorsunuz bu bir gerçek ama sadece onu sevdiğiniz için mi onun yanındasınız? Hayır, onunla her ilgilendiğiniz zaman o çok değer verdiği kişinin yanında olmadığını, terk ettiği kişinin yanında olduğunu belirtiyorsunuz. Onu ,size borçlu bırakıyorsunuz. Size her ne kadar belli etmese de ona ağır bir suçluluk duygusu yüklediniz."

"Yani bana bu yüzden geri döneceğini mi söylemeye çalışıyorsun?"

"Hayır, insanlar ancak kendileri gibi birileriyle olabilirler. Gece gündüze karışmaya çalışırsa bütün yıldızlarını öldürür. Siz gecesiniz ama Güneş'e aşık olduğunuzu söylüyorsunuz. Sorun da bu. Bence Mike ile Penny'i barıştırın. Böylece kendi sevginizin size yettiğini ve gerçek sevgiyi onlar gibilerde kirletilemeyecek kadar değerli olduğunu göstermiş olursunuz. Bu arada da tek aşkınız olan fiziğe geri dönün."

"Ben  fiziği bıraktığımı söylemedim."

"İki şeyi bir arada bu kadar çok sevemezsiniz. Fiziğe aşık olduğunuzu söyleyip buraya Penny için bebek bakıcılığı yapmaya geldiniz."

"Haklısın."

Profesör gülümsedi. Yeni olan bu öğrencisinin ne kadar zeki olduğunu düşünüyor bir yandan da sormaya devam ediyordu. 

"Kaç yaşındasın?"

"On dokuz."

"Böylesine bir filozof olmak için erken bir yaş."

"Düşünmek için hiç bir yaş erken değildir."

Profesör tekrardan gülümsedi. Kendisini rahatlamış hissediyordu. Normalde hiç kimse ile kendi hakkında konuşmayı sevmezken şimdi bu garip öğrencisine hayatının bir özetini anlatmıştı. Hatta bununla yetinmemiş kendisinin bir aptal olduğunu söylemişti ama en ufak bir rahatsızlık da hissetmemişti. Acaba neden sürekli sorun çıkartan bu öğrenci  onu bu denli rahatlatmıştı?  Ve neden bu görev için onu seçmişlerdi? Neden o zarfı açamamıştı? Neden ilk geldiği gün yemeğine ilaç katmışlardı? Profesör daha önce kendisine sormadığı soruları sormaya başlamıştı. Hep onunla ilgilenmiş çevresindeki olayları hesaba katmamıştı. Ona tiyatro oyununu göstermişler baş karaktere dikkat etmesi için uyarmışlardı. Bu yüzden gözü hep ondaydı ama onu derinlemesine takip ederken unuttuğu bir şey vardı. Yan karakterlerden biri cinayet işlemeye giderse bunu fark edemeyecekti. Şimdi taşların biraz yerine oturduğunu hissetti. O sadece bir tiyatro oyunundaki bir oyuncu hatta bir piyondu. Ve en iyi oyucu ,oyuncu olmadığını bilen kişiydi. Düşüncelerine biraz ara verip sordu:

"Benim hakkımda tam olarak ne düşünüyorsun?"

"Benim hakkımda hep tahmin yürüttüğünüzü. Bu ilk bakışta bir profesör için acemice gelebilir ama değil. Eğer benim hakkım da net bir şeyler söyleseydiniz beni bir kalıba sıkıştırmış olurdunuz. Ve tek yaptığınız o kalıbın etrafında boş yere dönmek olurdu çünkü ben şu an için bir bilinmezim. Bir bilinmezi de elinde net bir şeyler olmadan sınırlandırmak... İşte gerçek aptallık bu olurdu çünkü beni değil kendi oluşturduğunuz karakteri görürdünüz."

"Biliyor musun? Burada şunu fark ettim ben düşünmek için geç kalan bir ihtiyarım..."



99Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin