Kara bulutlar öfkelerini iyice kızıştırıyor, tüm gökyüzü şiddetle parlıyorken her bir ışık patlamasında Doksan Dokuz'un şatomsu büyük evi bütün ihtişamıyla kendini gösteriyordu. Profesör ise bu büyük ev karşısında kendisini küçük ve ezilmiş hissedip kuytu bir kenarda oturuyor ve Doksan Dokuz'un gelmesini bekliyordu. Tom'un Martin'i odasına taşımasıyla ev daha bir sessizleşmiş duvarda asılı olan kocaman altın saati karanlıkta göremese de tik tak sesleri her geçen saniye yalnızlığına bir tokat gibi vurmuştu. Bir ara bu durumdan ürkmüş ikinci kata çıkıp Tom'a seslenmeyi düşünmüştü ama bunun yerine, yerinde oturmayı sürdürüp içinden sayıları sayarak dikkatini dağıtmaya çalıştı. Bir süre sayıları saymak işine yaramıştı ki tekrardan gök gürlemesiyle yerinden sıçradı. Birkaç saniye süren aydınlıkta bordo perdelerin yanında birini görmüştü ama kim olduğunu seçememişti. Hafif ürkek ve titrek bir sesle sordu:
"Kim var orada?"
Karanlıkta yorgun bir ses cevap verdi.
"Benim... Doksan Dokuz..."
Profesör'ün içi rahatlamış, korkudan bir kuş gibi çırpınan kalbi huzur bulmuştu. Doksan Dokuz ise donuk bir ses ile sordu:
"Neden karanlıkta oturuyorsunuz, Profesör?"
Diye sorduktan sonra "ışıklar" dedi ve tüm ev aydınlandı. Profesör uzun bir süre karanlıkta oturduğu için ışıklar açılınca gözlerini yumdu. Gözlerini birkaç saniye ovuşturup açtıktan sonra Doksan Dokuz'a baktı. Doksan Dokuz'un her iki kolu dirseklerine kadar kana bulanmış, parmak uçlarından zemine damlayan kan, yerde küçük bir birikinti oluşturmuştu. Doksan Dokuz, bu durumdan rahatsız olmuş ve ellerini pantolonun ön kısmına silerek Profesör'ün karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Elini cebine atıp sigara paketini ve çakmağını çıkarıp bir sigara yaktı. Profesör ise büyük bir şaşkınlıkla onu izliyor ve olan biteni anlamaya çalışıyordu. En sonunda tekrardan titrek bir sesle cevap verdi.
"Bilmiyorum..."
"Tom'a söyleseydiniz ışıkları açardı. Kendisi karanlıkta rahatlıkla görebildiğinden ışıkları açmayı unutmuş olmalı."
Profesör tekrardan aydınlanmış salona baktı. Her şey muazzamdı ve en son kaliteydi. Salondaki aydınlatmanın çok olması salona daha çok ihtişam katıyordu. Profesör bu durumu fark ederek sordu:
"Eğer karanlıkta da görebiliyorsanız neden evinde bu kadar çok aydınlatma kullandın?"
"Bu ev aslında benim değil. Eric HOUSE'un... Öldükten sonra mirası bana devredildi."
Profesör Eric House'ın ismini hatırlıyordu. Doksan Dokuz'a babalık yapmış ve onu eğitmiş ama sonradan fabrikaya ihanetten öldürülmüştü. Bunları aklından geçirirken zihninde bir soru oluştu. Eric House fabrikadandı ama neden bir soyadı vardı? Bunu Doksan Dokuz'a sordu.
"Eric House'ın neden bir soyadı var?"
"Çünkü kendisini hiçbir zaman fabrikadan hissetmemişti. Bu yüzden de araştırıp soyadını bulmuştu. İlk başta fabrikanın tepkisini çekmişti ama pilot olduğundan buna göz yumuldu. İhanet ile yargılanınca da fabrika onu sildiğini resmileştirmek için onu soyadıyla anmaya başladı."
Doksan Dokuz'un bunu anlatmasının ardından Profesör fabrikanın ilk başkanı olduğu gerçeğini düşünmeye başladı. Acaba Doksan Dokuz ondan nefret ediyor muydu? Belki de onu öldürmek istiyordu... Sonuçta fabrikanın deney faresiydi ve kim bilir ona neler yaşatmışlardı. Bunlar da yetmezmiş gibi ona babalık yapan birisini öldürmüşlerdi ve o, tüm bu günahların sorumlusuydu. Kendinden nefret etmeye başlamıştı... Nasıl böyle biri olmuştu? Oysaki o kendisini hep iyi bir insan olarak düşünmüş ve kedisini iyilik yoluna adamıştı. O değil miydi tüm hayatında haksızlığa uğrayan, kötülüğün pençesinden kendini kurtaramayan... Şimdi ise biri çıkmış o pençenin kendisi olduğunu söylemişti. Bu doğru olamazdı. Hayır... Buna inanmayacaktı... Düşüncelerinin düğümlediği boğazını açmak için haykırdı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
99
Mystery / ThrillerProfesör Doktor Robert GREEN bir fizik mühendisidir. Kan kanseri olan sevgilisi Penny'nin hastane masraflarını karşılaya bilmek için bir görevi kabul eder. Basit gibi görünen bu görev bir öğrenciyi izlemektir ama işler hiç de sandığı gibi gitmeme...
