21.3

16 2 0
                                        

Georgiana saatler saati kanarya ile gevezelik ediyor, ben orada değilmişim gibi davranıyordu.
Ben ise onlara karşı canım sıkılmış ya da yapacak işim yokmuş gibi görünmemeye kararlıydım. Resim araç gereçlerimi yanımda getirmiştim, bundan yararlanıyordum. Yanıma
kalem kutumla kâğıt alarak kız kardeşlerden ayrı bir köşede, pencere başına oturuyor, hayalimin döner aynasında durmadan değişen görüntülerin resimlerini çiziyordum: iki kaya arasından görünen deniz; ufuktan yükselen ay, ayın tekerleği önünde bir gemi karaltısı; göl
suları üzerinde sazlar, bunların arasında saçları nilüfer çiçekleriyle taçlanmış bir su perisinin
başı; bir çalılıktaki serçe yuvasında oturan bir orman cini... Bir sabah karakalemle bir yüz çizmeye başladım... Nasıl bir yüz olacağını
kestiremiyordum, pek de umursadığım yoktu. Yumuşak bir karakalem alıp ucunu kalınlaştırdım, koyuldum çalışmaya. Çok geçmeden kâğıt üzerine geniş, çıkık bir alınla dört köşe bir avurt çizgisi geçirmiş bulunuyordum. Hoşuma gitti bu. Dış çizgilerin içini ayrıntılarla doldurmaya başladım. O alnın altına gür, düz, kalın kaşlar yaraşırdı. Bundan sonra da sert çizgili, geniş delikli, düzgün bir burun gelecekti elbet. Sonra, etlice dudaklı,
ifadesi anlaşılmaz bir ağız, orta yerinde belirli bir çukuru olan, azimli bir çene. Alnın üstünde dalgalanan kömür karası saçlar da isterdi elbet. Şimdi sıra gelmişti gözlere. En çok
dikkati onlar gerektirdiği için en sona bırakmıştım gözleri. İri iri çizdim, güzel bir biçim verdim. Kirpikleri uzun, gür tuttum; gözbebeklerini de iri, parlak. Çizdiklerimi gözden geçirince, “İyi! Ama gene de tam değil! Etki vermek, ateş vermek
gerek bu gözlere!” diye düşündüm. Böylece, ışıklar daha parlak dursun diye gölgeleri daha koyu düşürdüm. Yerinde kullandığım birkaç çizgi başarılı oldu. İşte ben şimdi bir dostla göz gözeydim. Karşımdaki genç bayanlar benden yüz çevirse de ne önemi vardı artık! Önümdeki
resme baktım. Canlı gibi duran bu portreye gülümsedim. Kendimi kaptırmış, mutluydum!
Eliza, “Tanıdığın birinin portresi mi bu?” diye sordu.
Sessizce gelip arkamda durmuştu. Bu portreyi kafadan çizmiş olduğumu söyledim, hemen öteki kâğıdın altına sokuşturdum. Yalan söylüyordum elbette. Mr. Rochester’ın, aslına
pek uygun bir portresiydi bu. Ama, bundan Eliza’ya, başkalarına neydi? Bu ancak beni ilgilendirirdi. Şimdi Georgiana da resimlere bakmak için yanımıza gelmişti. Öteki resimler
pek hoşuna gitti, ama portre için, “Çirkin bir adam,” dedi. O da, ablası da benim resim çizmekteki hünerime şaşmış gibiydiler. Onların portrelerini çizmeyi önerdim. İkisi de sırayla
modellik ettiler bana, karakalemle resimlerini çizdim. Sonra Georgiana kendi resim albümünü çıkardı. Ona bir suluboya resim armağan edeceğime söz verdim. Georgiana bunu duyar duymaz neşelendi, parkta bir gezinti önerdi.
Sokağa çıkalı daha iki saat olmadan Georgiana bana sırlarını anlatmaya dalmıştı. İki yıl önce Londra’da geçirdiği parlak kış günlerini, çevresinde uyandırdığı hayranlığın öyküsünü, hatta unvan sahibi bir soylunun gönlünü fethetmiş oluşunu dinledim. Akşamüzeri,
geceleyin bir arada olduğumuz sürece Georgiana daha da açıldı: Hayranlarıyla kendi arasında geçen birçok romantik konuşmaları, duygusal sahneleri anlattı. Kısacası, o gün, kibar kişilerin yaşantısı üzerine bir romandan bir bölüm okumuş gibi oldum. Bu açılıp sır vermeler her gün yinelendi. İşlenen konu hep aynıydı: Georgiana’nın kendisi, aşkları,
tasaları. Tuhaftır, ne ağabeyinin ölümüne, ne annesinin hastalığına, ne de ailenin para durumunun şu sıradaki bozukluğuna bir kez bile değinmiyordu. Aklı fikri geçmişteki
eğlencelerin anılarıyla, gelecekteki eğlence âlemlerinin hayalindeydi sanki. Annesinin hasta yattığı odada her gün beş dakika geçiriyordu... Daha çok değil. Eliza hâlâ pek az konuşuyordu. Besbelli konuşacak zamanı yoktu. Ömrümde ondan daha meşgul bir insan görmemiştim, diyebilirim. Gelgelelim, nelerle meşgul olduğunu kestirebilmek, daha doğrusu bu hamaratlığının meyvelerini görmek güçtü. Hizmetçisini, kendisini sabahleyin erken kaldırması için sıkılamıştı. Kahvaltıdan önce neler yaptığını
bilemiyordum, ama kahvaltıdan sonraki günü kesin bölümlere ayırmıştı, her bölüme de ayrı
bir iş düşüyordu: Günde üç kez küçük bir kitap çıkarıp gözden geçiriyordu ki elime alıp bakınca bunun bir dua kitabı olduğunu gördüm. Sonra her günün üç saatini, hemen hemen
halı büyüklüğündeki bir dört köşe kırmızı kumaşın kenarlarını simli ipekle işlemeye veriyordu. Bu örtüyü ne yapacağını sorunca Gateshead dolaylarında yeni kurulan bir
kilisenin sunak örtüsü olacağını söyledi. İki saat defterlerine anılarını yazıyor, iki saat sebze bahçesinde kendi başına çalışıyor, bir saat de bütçe ile hesap defterini denkleştirmeye ayırıyordu. Söyleşiye, konuşmaya hiç ihtiyaç duymaz gibiydi. Kendince mutlu olduğu
kanısındayım. Bu program ona yetiyordu; en çok sinirine dokunan şey de bu şaşmaz düzeni bozacak bir olay çıkmasıydı.
Bir akşam, her zamankinden daha içten olduğu bir sırada, John’un tutumunun, bu yüzden ailenin bu hallere düşmesinin ona önceleri çok büyük üzüntü, utanç vermiş
olduğunu anlattı. Ne var ki artık bir karara varmış ve bu konuda içi rahata ermiş. Aile servetinin kendine düşen payını ayırmış. Annesi ölünce (çok serinkanlılıkla, onun bir daha
iyileşmeyeceğini, günlerinin de sayılı olduğunu söylüyordu) kendisi çoktandır dilediği bir düşü gerçekleştirecek, sakin bir yere gidip başını dinleyecekmiş. Orada, şu boş dünyayla kendi arasına aşılmaz engeller koyarak, hiçbir pürüzün altüst edemeyeceği bir düzen içinde
yaşayacakmış. Georgiana’nın da onunla gelip gelmeyeceğini sordum. Ne münasebet!
Georgiana ile Eliza’nın hiçbir ortak yönleri yokmuş ki... Eskiden beri de olamamış. Eliza’ya dünyayı verseniz kız kardeşinin yükünü çekemezmiş. Georgiana kendi yoluna gidecekmiş,
Eliza kendi yoluna!
Georgiana bana içini dökmediği zamanlar saatlerinin çoğunu kanepede uzanıp ev yaşantısının durgunluğundan yakınarak geçiriyordu. Boyuna da, “Ah, Gibson teyzem beni bir Londra’ya çağırsa!” diye dilekte bulunuyordu. “Şöyle, bir-iki ay için, her şey olup bitinceye
kadar, buralardan uzaklaşsam çok daha iyi olur!” Onun “her şey olup bitinceye kadar”la ne demek istediğini sormadım, ama annesinin
beklenen ölümünü, bunu izleyecek olan iç karartıcı cenaze törenini demek istiyordu besbelli. Eliza çoğu zaman kız kardeşinin aylaklığıyla yakınmaları karşısında hiç oralı
olmuyor, karşısında böyle gerinip sürünen, ah vah eden bir varlık yokmuş gibi davranıyordu.
Yalnız bir gün, bütçe defterini kaldırıp nakışını açtığı bir sırada, birden kız kardeşini paylamaya başladı.
“Georgiana, senden daha işe yaramaz, daha gülünç bir yaratığın yeryüzüne yük olduğu herhalde görülmemiştir. Bu dünyaya gelmeye hakkın yokmuş. Yaşaman hiçbir işe yaramıyor!
Akıl sahibi bir yaratık gibi kendi kendine güvenerek, kendi kendinle barışık bir halde yaşayacağına, sen yalnız kendi zayıflığını başkalarının gücüne sülük gibi yapıştırmaya
bakıyorsun. Böyle şişko, güçsüz, yararsız, kof bir nesnenin yüküne katlanacak birini bulamayınca da kendini haksızlığa uğramış, ihmal edilmiş, mutsuz sayarak zırlamaya
başlıyorsun... Sonra, senin için yaşamın sürekli bir değişiklik, heyecanlar âlemi olması gerek; yoksa, dünya başına zindan kesiliyor. İlle çevrende pervane gibi dönülecek, sana kurlar yapılacak,
iltifatlar edilecek, çalınacak, oynanacak, eğlence âlemleri yaşanacak; yoksa, sararıp soluyor,
ölüp gidiyorsun. Mutlu olmak için ille başkalarının eline bakmaktan seni kurtaracak, kendi kendine güvenmenin çaresine bakacak bir düzen kuramaz mısın? Bir günü al, parçalara böl, hatta bir on dakika, beş dakika bile boş bırakma. Her dakikaya bir iş düşsün, her işi düzenle, şaşmaz bir titizlikle yap. Bak göreceksin, daha sen günün başladığını anlamadan akşam
oluverecek; sen de, dakikalarının geçmesi için bir kimseye borçlu kalmayacaksın, vakit
geçirebilmek için hiçbir kimsenin dostluğuna, anlayışına, sabrına, söyleşisine el açmış olmayacaksın. Kısacası, bağımsız bir varlığa yaraşır biçimde yaşamaya başlayacaksın.
Bu benim sana verdiğim ilk ve son öğüttür, can kulağıyla dinle. Dinlersen, başına ne gelirse gelsin, kimseye muhtaç olmazsın. Bu öğüdümü dinlemezsen, gene eskisi gibi, durmadan sızlanan, başkalarından yardım bekleyen, tembel bir insan olmakta direnirsen,
aptallığının cezasını kendin çekersin. Seninle açık konuşuyorum, sen de kulak ver; çünkü bir daha bu konuyu açmayacağım gibi, söyleyeceklerimin hepsini de harfi harfine yapacağım:
Annemin ölümünden sonra ben seninle olan bütün iplerimi koparacağım. Annemizin
tabutu Gateshead Kilisesi’nin mahzenine yerleştirilir yerleştirilmez seninle ben, birbirimizi
hiç tanımıyormuşuz gibi, apayrı iki insan olacağız. Bir rastlantı sonucu aynı ana babadan olduk diye benim üzerimde en ufacık bir hak iddia edebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Sana şu kadarını söyleyeyim ki bütün insan soyu dünya yüzünden silinse de seninle ben baş
başa kalsak, ben, gözümü kırpmadan seni eski dünyada bırakır, kendim yenisine giderim.” Eliza, bunları söyledikten sonra, dudaklarını sımsıkı kapadı.
Georgiana, “Böyle, nutuk atacağım diye boşuna zahmet ettin,” dedi. “Dünyanın en bencil, en taşyürekli yaratığı olduğunu herkes biliyor senin. Bana olan hıncını, kinini de ben biliyorum. Lord Edwin Vere olayında bana oynadığın oyun bunun en birinci kanıtıdır.
Benim senden daha yüksek bir mertebeye erişip unvan sahibi olmama, senin girmeye
çekindiğin çevrelere kabul edilmeme dayanamadın. Onun için, casusluk yapıp gammazladın
beni. Geleceğimi mahvettin.”
Georgiana mendilini çıkarıp burnuna götürdü, belki bir saat hıçkırıp durdu. Eliza buz gibi donuk, duygusuz oturuyor, durmadan elindeki işi yapıyordu. Evet, birçok kişiler insanlık, sevgi, ruh yüceliği gibi duyguları önemsemezler; bunu bilirim: İşte, karşımda bu duyguları
eksik olan iki benlik vardı. Bu eksiklik yüzünden birisi dayanılmayacak kadar buruk, öbürü de tiksindirici bir şekilde tatsız olup çıkmıştı. Akılsız salt duygu gerçi pek lezzetsiz bir
şerbete benzer, ama duygunun yumuşatamadığı salt akıl da insanın boğazından geçmeyecek
kadar acı, kekre bir ağudur.
Yağışlı, esintili bir günün öğleden sonrasıydı. Georgiana kanepenin üzerinde roman okurken uyuyakalmıştı. Eliza da yeni kilisede bir evliyanın ruhu için düzenlenen ayine gitmişti. Dinsel konularda da pek katı bir disiplin sahibiydi çünkü. Hava şartları ne olursa olsun, boynuna borç bildiği görevlerini yerine getirmekten geri kalmazdı. Hava ister güzel olsun, ister kötü, her pazar tam üç kez kiliseye gider, haftanın öbür günlerinde de kaç tane ayin varsa hepsinde bulunurdu. Ben de yukarı kata çıkarak ölüm döşeğindeki kadıncağızı yoklamayı düşündüm. Oncağızı herkes unutmuş gibiydi. Hizmetçiler onunla ancak akıllarına esince ilgileniyorlardı.
Özel olarak tutulan hastabakıcı da, kendi hizmeti doğru dürüst görülmediği için, her fırsatta
hasta odasından dışarı kaçıyordu. Bessie vefalıydı, ama onun da kendi çoluğu çocuğu eline baktığından konağa pek sık gelemiyordu. Hasta odasını tahmin ettiğim gibi yalnız buldum. Hemşire görünürlerde yoktu. Hasta kımıldamadan, uyuşuk, uzanmış yatıyordu. Yüzü yastıklara gömülüydü. Şöminedeki ateşi, sönmek üzere olduğunu görerek tazeledim. Yatağın örtülerini düzelttim. Bir süre, o anda benden habersiz yatan kadının yüzüne baktım, sonra pencere başına yürüdüm. Yağmur camlara hızla vuruyor, çılgın bir fırtına esiyordu. “Şimdi şurada uzanan kadın yakında, dünyadaki çarpışmaların erişemediği yerlere göçecek,” diye düşünüyordum. “Şimdi et kafesinden kurtulmak için çırpınan bu ruh, sonunda özgürlüğüne kavuşunca, nerelere uçacak acaba?”

Jane EyreHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin