“Sizden, efendim.” Bunu istemeyerek söylemiştim; gene hiç istemezken, gözlerimdenyaşlar boşanıvermişti. Ama sesli olarak ağlamıyor, hıçkırmıyordum. Bitternutt Lodge’lu Mrs.O’Gall’ı düşündükçe kanım donuyordu nedense. Hâlâ o anda yanımda yürüyen efendimle benim arama girecek olan köpüklü dalgaların düşüncesi kanımı büsbütün donduruyordu. Ama, en acısı, sevdiğim erkekle benim arama girecek olan asıl okyanusun, yani varlık, sınıf, mevki ayrımından oluşan uçurumun düşüncesiydi. Gene, “O kadar uzak ki!” diyemırıldandım. “Uzak ki ne uzak! Sen İrlanda’nın Connaught kentindeki Bitternutt Lodge’a gidincebirbirimizi bir daha hiç görmeyeceğiz artık. Burası kesin, Jane. Ben hiç gitmem İrlanda’ya; çünkü benim gönlümü okşayan bir yer değildir. Ama, şunca zaman iyi arkadaşlık ettikseninle, öyle değil mi, Jane?” “Öyle, efendim.” “Arkadaşlar da, ayrılmak üzereyken ellerinde kalan üç-beş günü birlikte geçirmekisterler. Gel, yıldızlar gökteki pırıltılı yaşamlarına başlarken şöyle yarım saat kadar oturalımda, ayrılıktan, yolculuktan konuşalım usul usul. İşte, atkestanesi ile yaşlı köklerinin arasına kurulmuş olan sıra. Gel, burada bir daha oturmamız nasip değilse bile bu gece oturabiliriz.” Sıraya oturdu, beni de oturttu. “İrlanda’nın yolu gerçekten uzak, Janet!” dedi. “Küçükdostumu böyle yad ellere salıvermek benim de içime sinmiyor ama... Elimden daha iyisi gelmiyorsa, ne yapabiliriz ki! Jane, söyle bana, ne dersin: Benimle bir akrabalığın falan varmı acaba?” Konuşacak durumda değildim artık; yüreğim durmuştu sanki. Efendim, “Çünküarada sana ilişkin tuhaf duygulara kapılıyorum,” diye sözünü sürdürdü. “Hele böyle, şimdiki gibi, yakınımda olduğun zamanlar. Sanki sol kaburgamın altında bir yerde bir ip varmış dabu ip senin sol kaburgana sımsıkı bir kördüğümle bağlanmış. Öyle sanıyorum ki aramızadağlar, denizler girerse bizi birbirimize bağlayan bu ip kopacak. O zaman da için içinkanlarım akacakmış gibi bir kuruntuya kapılıyorum. Sana gelince... Sen hemen unutursunbeni!” “Ben sizi dünyada unutamam, efendim; biliyorsunuz...” Burada kaldım. Ötesini söylemek olanaksız! “Jane, korulukta öten bülbülü duyuyor musun? Bak, dinle.” Bülbülü dinlerken sarsılarak hıçkırmaya başladım; çünkü çektiğim acıyı daha fazlabastıramıyordum. Kendimi tutamayarak tepeden tırnağa en derin bir ıstırapla titriyordum.En sonunda konuşabildiğim zaman, “Keşke hiç doğmasaymışım! Keşke Thornfield’e gelmeseymişim!” diye inledim. “Ayrılacağına üzüldüğün için mi?” İçimdeki sevginin, acının köpürttüğü şiddetli heyecan benliğimi bütün bütün sarıpkendi benliğini dile getirmek için çırpınıyordu. “Thornfield’den ayrılacağıma üzülüyorum. Çünkü Thornfield’i seviyorum. Thornfield’iseviyorum; çünkü çatısının altında mutlu, dopdolu bir yaşam sürdüm; çünkü kimse beniezmedi burada. Duygularımı içime gömüp taşlaşmak zorunda kalmadım. Dünyada en çok saydığım, en çok mutluluk bulduğum şeyle... Karakter sahibi, zeki, düşünür, kimselerebenzemez bir insanla karşı karşıya geldim. Burada sizi tanıdım, efendim. Sizden temelliayrılmamın kaçınılmaz olduğunu düşündükçe dehşet ve azap içinde kıvranıyorum. Sizdenayrılmamın kaçınılmaz olduğunu görebiliyorum; ama ölümün kaçınılmaz olduğunu düşünmek gibi bir şey bu.” Efendim, “Kaçınılmazlığı nereden çıkarıyorsun?” diye birden sordu. “Nereden mi? Bunu benim önüme seren sizsiniz, efendim.” “Nasıl?” “Güzel, soylu bir genç kadın biçiminde... Yani, Blanche Ingram... Yani karınız.” “Karım mı? O da nesi? Karım falan yok benim.” “Yok ama olacak.” Dişlerinin arasından, “Evet! Evet! Olacak!” diye söylendi. “Öyleyse benim de gitmem gerek... Siz kendiniz söylediniz bunu.” “Hayır... Kalacaksın! Ant içiyorum buna. Andımı da yerine getireceğim.” Bu kez ben öfkeye benzer bir hırsa kapılarak, “Gideceğim diyorum size!” diye bağırdım. “Burada, bir hiç olarak kalmaya dayanabilir miyim, sanıyorsunuz? Mekanik bir şekildeyaşayabilir miyim? Duygusuz bir makine olup çıkabilir miyim sanıyorsunuz? Bana canveren ekmekle suyun elimden alınmasına dayanabilir miyim? Yoksulum, kimsesiz, ufak tefek, gösterişsizim, diye duygusuz, ruhsuz muyum sanıyorsunuz? Öyleyse, yanılıyorsunuz.Benim de en azından sizinki kadar duygulu bir yüreğim, ruhum var. Tanrı bana güzellik, zenginlik de bağışlasaydı... Benden ayrılmak size de güç gelirdi... Sizden ayrılmanın bana güçgeldiği kadar! Şimdi sizinle konuşurken gelenekleri, alışkanlıkları, hatta şu ölümlü benliğimibile hiçe sayıyorum. İkimiz de bu dünyadan göçmüşçesine... Benim ruhum sizin ruhunuza sesleniyor; ikimiz de Tanrı’nın huzuruna çıkmışız, eşitmişiz gibi – ki elbet eşitiz aslında.” O, “Elbet eşitiz!” diye benim sözlerimi yineledi. Sonra, “İşte böyle!” diyerek benikollarının arasına alıp bağrına bastı, dudaklarını dudaklarıma bastırdı. “İşte böyle, Jane.” Ben de, “Evet, efendim, işte böyle!” dedim. “Yalnız, gene de böyle değil... Siz evli biradamsınız... Yani, evli sayılırsınız. Hem de kişilik yönünden kendinizden daha aşağı düzeyde, değer vermediğiniz, eminim aslında sevmediğiniz bir kadınla sözlüsünüz. Sizin onu alayaaldığınızı gördüm, duydum. Sizin yerinizde ben olsam böyle bir evlenmeyi gururuma yediremezdim: Demek ki ben sizden üstünüm. Bırakın beni gideyim!” “Nereye, Jane! İrlanda’ya mı?” “Evet, İrlanda’ya. İçimi boşalttım artık... Nereye olsa giderim.” “Jane, rahat dur, kuzum! Çırpınma öyle! Çırpınırken kendi tüylerini yolan küçücük,vahşi bir kuş gibisin.” “Kuş değilim ben. Kafesim de yok. Bağımsız, irade sahibi, özgür bir insanım, şu anda dairademi sizden ayrılmak üzere kullanıyorum.” Bir çırpınışla kendimi kurtardım, onun karşısında dikilip durdum. “İradenle yazgını da saptayacaksın!” dedi. “Sana gönlümü, adımı, bütün servetimin bir bölümünü sunuyorum.” “Siz bir komedi oynuyorsunuz, ben de buna gülüp geçiyorum.” “Senden ömrünü benim yanımda geçirmeni, benim ikinci benliğim, iki dünyada eşim olmanı diliyorum.” “Siz bu eşi daha önceden seçmiş bulunuyorsunuz. Onda karar kılmanız gerek.” “Jane... Dur biraz. Fazla heyecanlısın. Konuşmayalım.” Defneli yoldan doğru bir soluk rüzgâr esip geldi, atkestanesinin yaprakları arasında ürperdi. Sonra uzaklara... ta uzaklara doğru süzülerek silinip gitti. Şimdi duyulan tek ses bülbülün şakımasıydı. Onu dinlerken ben gene ağlamaya başladım. Efendim sessiz, kımıldamadan oturuyor, yumuşak, ciddi bakışlarla beni süzüyordu. Bir süre hiç konuşmadı. Sonra, “Gel yanıma, Jane!” dedi. “Gel, derdimizi anlatalım, anlaşalım.” “Bir daha sizin yanınıza gelmem ben. Koparıp attınız beni artık; bir daha geri dönemem.” “Jane... Ama seni karım olarak çağırıyorum yanıma. Benim evlenmek istediğim tek sensin.” Sesimi çıkarmadım. Benimle alay ediyor sanıyordum. “Gel, Jane... Gel buraya,” dedi. “Aramızda sevdiğiniz, evleneceğiniz kız var,” dedim. Kalktı, uzun bir adımla bana ulaştı. Beni gene kendine doğru çekerek, “Benim sevdiğim, evleneceğim kız burada!” dedi. “Çünkü eşitim, benzerim burada. Jane, evlenir misin benimle?” Ben hâlâ buna karşılık vermiyor, onun kollarından kurtulmaya çalışıyordum. Çünkü duyduklarıma hâlâ inanmıyordum. “Benden kuşkun mu var, Jane?” “Tamamen.” “Bana güvenin yok demek?” “Zerrece yok.” “Bana yalancı gözüyle mi bakıyorsun yani?” diye hırsla sordu. Sonra, “Küçük kuşkucu, inandıracağım seni!” dedi. “Blanche Ingram’ı seviyor muyum ben? Hiç sevmiyorum, bunu sen de biliyorsun. O beni seviyor mu? Sevmiyor. Bunu kanıtlamak için epey zahmetlere girdim. Servetimin gerçekte söylenenin üçte biri kadar bile olmadığına ilişkin bir söylenti çıkardım; bu söylentinin onların kulağına varmasını sağladım. Sonra da sonucu görebilmek için evlerine gittim. O da, annesi de buz gibi soğuk davrandılar bana. Blanche’la evlenmem ben... Evlenemem! Sen... Tuhaf şey. Seni kendi etimden bir parça gibi seviyorum. Yoksul, ufak tefek, kimsesiz, gösterişsiz bir kızsın ama gene de yalvarıyorum sana: Beni kocan olarak kabul et!” “Ne? Ben mi?” diye bağırdım. Bütün bu içtenliği, hele kabalığı karşısında artık ona inanmaya başlıyordum. “Ben mi? Benim dünyada tek dostum yok, sizden başka... Siz benim gerçekten dostumsanız, yani... Sizin bana verdiğiniz aylık dışında tek kuruşum yok dünya yüzünde!” “Evet, sen, Jane, sen... Sen benim olmalısın, tepeden tırnağa benim! Olacak mısın? Evet de, çabucak.” “Mr. Rochester... Yüzünüze bakmak istiyorum... Lütfen ay ışığına doğru döner misiniz?” “Neden?” “Yüzünüzü okumak istiyorum da ondan. Dönün şöyle.” “Döndüm işte! Ama yırtık, çizik, buruşuk bir sayfayı okumakla birdir benim yüzümü okumak... Oku, okuyabildiğin kadar. Tek, çabuk ol; çünkü işkence içindeyim.” Yüzü gerçekten heyecandan buruşmuştu, gözleri de tuhaf ışıltılarla yanıyordu. “Ah, Jane, işkence bu bana!” diye inledi. “O vefalı, o soylu gözlerinle süzerken eziyet ediyorsun bana!” “Ben size nasıl eziyet edebilirim! Doğru söylüyorsanız, isteğiniz gerçekten ciddiyse ben size ancak minnet, bağlılık duyabilirim. Bu duygular da eziyet vermez size!” “Minnet mi?” diye bağırdı. Sonra çılgınca, “Jane, çabuk, evet de bana!” diye yalvardı. “Hem de, adımla konuş. De ki... Edward seninle evleneceğim, de!” “Ciddi misiniz? Gerçekten seviyor musunuz beni? Karınız olmamı yürekten diliyor musunuz?” “Evet. Gerekirse yemin bile ederim.” “Öyleyse sizinle evlenirim, efendim.” “Edward de... Karıcığım benim!” “Sevgili Edward.” “Gel bana... Tamamen gel artık,” dedi. Sonra, yanağını yanağıma dayadı, en derin sesiyle, “Beni mutlu kıl, ben de seni mutlu edeceğim,” diye fısıldadı. Biraz sonra da, “Tanrı beni bağışlasın, kullar da işime karışmasın!” diye mırıldandı. “O benimdir... Bir daha bırakmam artık.” “Sizin işinize kim karışabilir ki, efendim? Bana da karışacak kimse yok.” “Öylesi daha iyi zaten.” Onu daha az sevseydim sesindeki, yüzündeki coşkun sevinci pek aşırı bulurdum belki; ama şimdi onun yanında, ayrılık karabasanından uyanmış, beraberlik cennetinin eşiğinde, ben ancak bana böyle bol bol sunulan mutluluğu düşünüyordum. O, boyuna, “Mutlu musun, Jane?” diye soruyordu, ben, hep, “Evet,” diyordum. O da, “Günah yazılmaz elbet; sevabı da var bunun,” diye mırıldanıyordu. “Onu kimsesiz, avuntusuz, yapayalnız bulmadım mı? Ona kol kanat germek, avuntu vermek, onu bağrıma basmak yanlış mı? Tanrı’nın kurduğu mahkemede bunlar hafifletici sebep sayılacaktır. Yaradan, benim davranışımı doğru buluyor, biliyorum bunu. Toplumun yargısına gelince, elimi eteğimi çekiyorum bundan. İnsanların düşüncesi ise, bana vız gelir.” Ama havaya ne olmuştu bu arada? Ay daha batmamıştı, ama karanlıklar içindeydi. Yanı başında olduğum halde onun yüzünü göremez olmuştum. Ya atkestanesinin nesi vardı? İnim inim inleyerek çırpınıyordu. Taflanlı yol üzerinde de bize doğru harıl harıl bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Efendim, “İçeri girsek iyi olacak,” dedi. “Hava bozuyor. Seninle böyle sabaha kadar oturabilirdim, Jane.” İçimden, “Ben de seninle oturabilirdim sabaha kadar,” diyordum. Belki bunu yüksek sesle de söyleyecektim; ama tam o sırada bakmakta olduğum bir buluttan müthiş bir ateş fışkırdı, gitgide yaklaşarak şiddetlenen bir çatırtı koptu. O anda, yalnızca, kamaşan gözlerimi efendimin omzuna saklayabildim. Yağmur boşanmıştı. Koşarak avluya, oradan eve girdik. Daha eşiğe ulaşmadan iliklerimize kadar ıslanmıştık.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Taşlıkta, Mr. Rochester omzumdaki şalı alıp, çözülmüş olan saçlarımdaki suları silkelerken Mrs. Fairfax odasından çıktı. Önce görmedim onu, Mr.Rochester da görmedi. Lamba yanıyordu, saat de on ikiyi vurmak üzereydi. Mr. Rochester, “Çabuk koş, sırtındaki ıslak şeyleri çıkar,” dedi. “Ama önce... İyi uykular... Tanrı rahatlık versin, sevgilim.” Beni tekrar tekrar öptü. Kollarından sıyrılıp başımı kaldırdığımda kâhya kadının yüzünü gördüm... Sapsarı kesilmiş, ciddi, şaşkın. Ona yalnızca gülümsemekle yetindim, koşarak yukarı çıktım. “Başka zaman anlatırım,” diye düşünüyordum. Ama onun, geçici de olsa, bu durumu yanlış yorumlayacağını düşündükçe içim cız etti. Neyse ki sevincim çok geçmeden başka bütün duyguları bastırdı. Rüzgâr uğuldayarak esiyor, gök gürültüsü çok yakınlardan gümbürdüyor, şimşekler durmadan çakıyor, yağmur da sel gibi yağıyordu, ama iki saat süren bu fırtına boyunca hiç korku duymadım. Fırtına sırasında efendim üç kez kapıma gelerek korkup korkmadığımı sordu. Bunun verdiği güçle, avuntuyla her şeye göğüs gerebilirdim. Ertesi sabah daha ben yataktan kalkmadan Adela koşarak odama geldi, meyve bahçesinin dibindeki o koca atkestanesi ağacına geceleyin yıldırım düştüğünü, ağacı yarıdan böldüğünü haber verdi.
69.Kayalıkların uz aktan bembeyaz görünmesinden dolayı,eskiler Büyük Britanya adasına bu adı vermişlerdi;bu ad Latince albus (beyaz ) sözcüğünde ngelir.(Y.N.)