Diana eve döndüğü zaman kendi öğrencisinin bu arada St. John’un öğrencisi olup
çıktığını gördü, güldü. O da, Mary de, kendileri olsa Hintçe öğrenmeye dünyada razı
olmayacaklarını söylediler. St. John, serinkanlılıkla, “Biliyorum,” dedi.
Onun öğretmenlikte pek sabırlı ve dayanıklı, bir o kadar da titiz olduğunu çok
geçmeden öğrendim. Benden çok şey bekliyordu. Beklediğini verdiğim zaman da
hoşnutluğunu kendince belirtiyordu. Zamanla üzerimde öyle bir etki sahibi olup çıktı ki
düşünce özgürlüğüm kalmadı, diyebilirim. Onun ilgisi, hatta övgüsü, ilgisizliğinden çok daha
tedirgin ediciydi. Artık o yanımızdayken serbestçe konuşup gülemez olmuştum; çünkü
içimden kısılası bir ses durmadan bana onun gülüp söylemekten hoşlanmadığını
yineliyordu. Onun yalnız ciddilikten hoşlandığını hiç kafamdan silemediğim için yanında
uçarı, şakacı olmak, ciddi olmayan bir şey yapmaya çalışmak boşunaydı. Dondurucu bir
büyünün etkisi altında kalmış gibiydim. St. John, “Git,” deyince gidiyor, “Gel,” deyince geliyor,
“Yap,” deyince yapıyordum. Hiç de hoşnut değildim bu kölelikten. Her seferinde, “Keşke bana
karşı eski ilgisizliğinde kalsaydı,” diye içimden geçiriyordum.
Bir gece, yatmadan önce, kız kardeşleriyle ben ona iyi geceler diliyorduk, âdeti olduğu
üzere kardeşlerini öptü, gene âdeti olduğu üzere bana elini verdi. Diana’nın da şakacılığı
üzerindeydi o gece (Diana, St. John’un iradesinin kölesi değildi; çünkü kendi iradesi, kendine
göre, ağabeysininki kadar etkindi).
“St. John, sözde Jane senin üçüncü kardeşin olacaktı ama hiç kardeş gibi
davranmıyorsun ona karşı,” diye takıldı. “Onu da öpsene!”
Beni St. John’a doğru itti. Ben Diana’nın bu yaptığına biraz kızdım, tuhaf bir
sıkılganlığa kapıldım. Ben böyle düşünceler, duygular içinde bocalarken St. John başını eğdi.
Yüzünün o Grek heykellerini andıran profili benim yüzümle bir hizaya gelmişti. Gözleri
soru sorarcasına gözlerimi deldi geçti... Sonra St. John beni öptü. “Mermerden ya da buzdan
bir öpücük” diye bir şey olsa onun öpüşünün bu sınıfa gireceğini söyleyebilirdim. Belki de
“deneme öpüşü” diye bir şey olsa gerek; çünkü St. John’un öpüşü tam bir deneme öpüşüydü;
hatta öptükten sonra bıraktığı etkiyi anlamak için beni şöyle bir süzdü. Ne var ki çok çarpıcı
olmamıştı bu etki. Kızarıp pembeleştiğimi hiç sanmıyorum; belki de biraz
solgunlaşmışımdır bile; çünkü bu öpüş yüzüme vurulan bir damga gibi gelmişti bana.
St. John o geceden sonra bu küçük töreni hiç aksatmadı. Benim bu sıradaki
sessizliğimde, ciddiliğimde çekici bir yön bulur gibiydi. Bana gelince, onu hoşnut etmek
isteğim her gün artıyordu. Yalnız, bunun için yaradılışımın yarısını yadsımak, kişiliğimin
yarısını baskı altında tutmak, eğilimlerimi gerçek kalıplarından söküp çıkararak kendimi
yaradılışıma uygun olmayan kalıplara sokmak gerektiğini her gün biraz daha açıkça
hissediyordum. St. John beni hiç ulaşamayacağım bir düzeye yükseltmeye çalışıyordu. Onun
saptadığı bu yere erişebilmek için her an çabalamak beni harap ediyordu. Olmayacak bir
şeydi bu... Benim düzensiz yüz çizgilerimi onun o duru, klasik yüz kalıbına sokmak, benim
ışığa göre değişen yeşil gözlerime onun o deniz mavisi gözlerinin değişmez rengini vermek
kadar olanaksız...
Şu var ki o sırada benim bir tutsak gibi elimi kolumu bağlayan yalnızca St. John’un
etkisi değildi: Son zamanlarda bir boynu büküklük gelmişti üzerime. İçin için kemiren bir
dert yüreğime girmiş, mutluluğumu daha doğarken emip boğuyordu: merak, kaygı.
Sevgili okurum, bütün bu değişikler arasında Edward Rochester’ı unutmuş olduğumu
sanıyorsunuz belki de. Bir an bile unutmamıştım. O hep aklımdaydı; çünkü ona olan sevgim
gün ışığında dağılıverecek bir sis ya da yağmur yağınca yıkılıverecek bir kumdan kale değil, mermer üzerine yontulmuş bir yazıydı ki mermer var olduğu sürece silinmezdi. Efendimin
başına neler geldiğini öğrenmek isteği hiçbir zaman yakamı bırakmıyordu. Morton’dayken
evime her girişte hemen bunu düşünmeye başlardım. Şimdi de Kır Evi’nde her gece yatak
odama çekilir çekilmez bu düşünceyle yüz yüze geliyordum.
Avukat Briggs’le miras sorunu üstüne mektuplaşırken, Mr. Rochester’ın nerede, nasıl
olduğu konusunda bilgi sormuştum. Yalnız, St. John’un tahmin ettiği gibi, Mr. Brigss’in, Mr.
Rochester konusunda hiçbir bildiği yokmuş. Bunun üzerine, Mrs. Fairfax’a mektup yazarak
efendimize ilişkin bilgi istemiştim. Bunun sorunu çözümleyeceğine inanıyordum; çünkü
mektubuma hemen karşılık alacağımı sanıyordum. İki hafta geçip de bir ses çıkmayınca
şaşkınlık içinde kaldım. Hele aradan iki ay geçtiği halde postadan hâlâ bir şey çıkmadığını
gördükçe müthiş bir merak, kaygı beni pençesinin içine almaya başladı. Bir mektup daha
yazdım.
Öyle ya, belki ilk mektup kaybolmuştu. Bu yeni atılımlardan sonra yeni bir umut
başladı. Bu kezki umudum da öncekiler gibi birkaç hafta parladı, sonra soldu, sönükleşti: Ne
bir mektup gelmişti, ne bir haber. Bir yılın yarısı boşuna bir bekleyişle geçtikten sonra
umudum bütün bütün söndü, ruhum gerçek bir karanlığa gömüldü.
Bahar bütün güzelliğiyle çevremde pırıl pırıldı; ama ben bunun tadına varamıyordum
ki! Yaz yaklaşıyordu. Diana beni avutabilmek çabasıyla, “Hasta bir halin var, seni deniz
kıyısında bir yere götüreyim,” diyordu. St. John buna razı olmuyor, benim eğlence, tembellik
değil, çalışmak ihtiyacında olduğumu söylüyordu. Şimdiki yaşayışım pek amaçsızmış, bir
erek, bir amaç gerekmiş bana! Bu eksildiği gidermek için olacak, bana verdiği Hintçe
derslerini daha da uzattı, ağırlaştırdı. Beni daha çok çalışmaya zorluyor, ben de, budalalar
gibi, ona karşı gelmeyi hiç düşünmüyordum. Elimde değildi ona karşı gelmek.
Bir gün dersimize her zamankinden daha durgun, daha tasalı olarak gelmiştim. Bu, pek
üzücü bir düş kırıklığından ileri geliyordu. Hannah o sabah bana bir mektup geldiğini
söylemişti. Ne zamandır beklediğim haberin en sonunda geldiğini sanarak aşağıya
koştuğumda yalnızca Mr. Briggs’den, önemsiz bir iş pusulası bulmuştum. Çok acı gelmişti bu
bana, biraz da ağlamıştım. Şimdi, bir Hintli yazmanın elinden çıkmış olan eğri büğrü
şekillerin üzerine eğildikçe, gözlerim gene yaşlarla dolmaya başladı.
St. John beni yanına çağırtarak bir şeyler okuttu. Okurken sesim birden titredi,
kelimeler hıçkırıklarımın arasında boğuldu. Büyük odada ikimiz yalnızdık. Diana piyano
çalıyor, Mary de bahçeyle uğraşıyordu. Nefis bir mayıs günüydü... Açık, güneşli, esintili. St.
John benim ağlamam karşısında hiçbir şaşkınlık göstermedi. Neden ağladığımı da
sormayarak yalnızca, “Biraz bekleyelim de kendini toparla,” dedi.
Ben hıçkırıklarımı bastırmaya çalışırken o hiç istifini bozmadan, sabırla bekledi. Yazı
masasına yaslanmış otururken, hastasının hastalık gereği olan, olağan karşılanan bir krizini
bilim gözüyle izleyen, sona ermesini bekleyen bir hekime benziyordu. Hıçkırıklarımı
susturup gözlerimi kuruladım, bu sabah biraz rahatsız olduğuma ilişkin bir şeyler
geveledikten sonra gene dersimi okumaya başladım, bitirmeyi de başardım. St. John
kitaplarımızı kaldırdı, masasının gözüne kilitledi.
“Şimdi de benimle yürüyüşe çıkıyorsun, Jane,” dedi.
“Diana’yla Mary’yi de çağırayım,” dedim.
“Yok, bu sabah bir tek arkadaş istiyorum kendime; o da sen olacaksın. Hadi, giyin de
mutfak kapısından çık. Vadi yoluna sap... Ben şimdi geliyorum.”
Kesin, buyurgan, sert karakterli kimselere karşı davranışım, oldum olası, ya bütün boyun eğmek ya da azimle başkaldırmak olmuştur. Her zaman da, önceleri karşımdakinin iradesine
boyun eğmişimdir, bardağı taşıran damlaya kadar; sonra, bir anda, kimi zaman bir yanardağ şiddetiyle patlayarak, başkaldırmışımdır. O anda ise başkaldırmak için bir neden olmadığı
gibi benim gücüm de yoktu. Onun için St. John’un dediklerini harfi harfine yerine getirdim.
On dakika sonra, küçük vadinin içinden geçen bir kır yolunda, onunla yan yana
yürümekteydim.
Rüzgâr batıdan esiyordu, tepelerin üzerinden, bozkır fundalarının tatlı kokusuyla yüklü
olarak. Gök lekesiz mavilikteydi, bahar yağmurlarından kabarmış olan dere de coşkun ve
dupduru, güneşin altın ışınlarıyla gökyüzünün maviliğini yansıtıyordu. Dere boyunca
ilerledikçe keçiyolu sona erdi, çimenlerin üzerinden yürümeye başladık. Yosun gibi
yumuşak, zümrüt gibi yeşil olan bu çimenlerin arasına minicik beyaz çiçekler, yıldız gibi sarı
papatyalar serpiştirilmişti. Tepeler çevremizi olduğu gibi kuşatmıştı sanki; bu küçük vadi
dağların ta arasına sokulmuştu.
Sıra sıra kayaların ilk öncülerine ulaştığımızda St. John, “Şurada dinlenelim biraz,” dedi.
Bu kayalar bir boğazın ağzında nöbetçi gibi dikilmişlerdi. Boğazın ardında dere bir
çağlayan olup aşağı dökülüyor, tepeler çimenlerle çiçekleri üzerlerinden silkip atarak
dağlaşıyordu. Bu dağların tek giyimi bozkır fundası, tek süsü yalçın kayalardı artık. Vadinin
tenhalığı burada ıssız bir yaban halini alıyor, doğa, tazelikten uzaklaşarak yalın bir görkeme
bürünüyordu. Yalnızlığın son sığınağı, sessizliğin son kalesiydi sanki burası.
Yere oturdum. St John yakınımda, ayakta duruyordu. Bir dağlara baktı, bir de vadiye.
Bakışları derenin kıvrımlarına takıldı gitti. Bu bakışlar sonra döndü, sulara renk veren
bulutsuz gökte boylu boyunca dolaştı. St. John şapkasını çıkararak alnını, saçlarını rüzgârın
okşamasına bıraktı. Dağların ruhuyla konuşuyormuş gibiydi; gözlerinde de bir şeylerle
vedalaşırmış gibi bir bakış belirmişti.
“Gene göreceğim buraları, düşlerimde,” diye mırıldandı.
“Ganj Irmağı’nın kıyısında
uyurken... Daha sonra, daha karanlık bir ırmağın başında, daha derin bir uykuya teslim
olurken...”
Garip bir sevgiyi belirten acayip sözlerdi bunlar. Yurtsever bir adamın, bırakıp gitmek
üzere olduğu yurduna karşı beslediği ateşli bağlılık! St. John yanıma oturdu. Uzun zaman
sessiz durduk. Ne o bana bir şey dedi, ne de ben ona. Sonra St. John, “Altı haftaya kadar
yolcuyum, Jane,” dedi.
“Yirmi haziranda Hint Okyanusu’na doğru yola çıkacak bir gemide
kamaramı ayırttım.”
“Tanrı seni korur elbet; çünkü sen kendini ona adadın.”
“Evet,” dedi. “Zaten bana sevinç ve övünç veren de bu. Yanılmaz bir efendinin işçisiyim
ben. İnsan kılavuzluğunda çıkmıyorum yola. Hepsi de benim gibi cılız bir solucandan ibaret
olan insanların kusurlu kurallarına, yanılabilen denetimlerine bağlanmış olmayacağım.
Benim önderim, yasam, yol gösterenim yanılmaz ve kusursuzdur. Bütün çevremdekilerin de
aynı bayrak altında, aynı amaç uğrunda toplanmayışları bana çok tuhaf geliyor.”
“Hepimizde senin gücün, yeteneğin yok ki! Zayıf olanların güçlülere ayak uydurmaya
çalışması da aptallık olur.”
“Zayıfları demek istemiyorum ben; aklıma bile getirmiyorum onları. Ben yalnızca bu
göreve layık olanlara, bu görevi başarabilecek olanlara sesleniyorum.”
“Bunların sayıları az, bulunmaları da zor olsa gerek.”
“Doğru söylüyorsun. Yalnız, bir kez de bulduk mu bu gibi kimseleri heveslendirmek,
atılım yapmaya özendirmek şarttır. Onlara kendi yetilerini öğretmek, Tanrı’nın bunları niçin bağışladıklarını anlatmak, kulaklarına Tanrı çağrısını fısıldamak, kısacası onlara Tanrı’nın
seçkin kulları arasında bir yer göstermek boynumuzun borcudur.”
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Jane Eyre
RomanceJane Eyre,Charlotte Brontë © 2007,Can Sanat Yayınları Ltd.Şti. Tüm hakları saklıdır.Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yaz ılı izni olmaksız ın hiçbir yolla çoğaltılamaz . 1.basım:2007 4.basım:Eylül 2013,İstanbul E-kitap 1.sürü...
