Bu arada saat beşe gelmişti; güneş doğmak üzereydi. Ama mutfak hâlâ sessiz, karanlıktı.
Yan sofanın kapısı sürmelenmişti, elimden geldiği kadar sessizce açtım. Avlu da sessizlik
içindeydi, ama kapılar ardına kadar açık duruyordu; kapı önünde de, atlarıyla, sürücüsüyle
hazır bekleyen bir araba vardı. Gidip arabacıya beylerin gelmek üzere olduğunu söyledim.
“Peki” gibilerden baş salladı. Dört bir yanı dikkatle gözden geçirdim, dinledim. Her tarafta
sabah saatinin sessiz dinginliği mışıl mışıldı. Hizmetçi bölümünün pencerelerindeki perdeler
daha açılmamıştı. Çiçeklerle bembeyaz kesilmiş meyve ağaçlarının avlu duvarından sarkan
çelenk çelenk dalları arasında minicik kuşlar yeni yeni cıvıldaşmaya başlıyorlardı. Ahırdan
arada bir atların yeri teptikleri duyuluyordu. Başkaca ses seda yoktu. Şimdi beyler de
görünmüştü. Bir koluna Mr. Rochester’ın, öbür koluna da doktorun girmiş olduğu Mason
oldukça rahat yürür gibiydi. Onların yardımıyla arabaya bindi, Carter da arkasından.
Mr. Rochester doktora, “İyi bak hastamıza,” diye sıkıladı. “Tam iyileşinceye kadar evinde
alıkoy. Birkaç güne kadar gelir yoklarım onu. Richard, nasılsın bakalım?”
“Temiz hava beni canlandırdı sanki.”
“Carter, şu pencereyi açık bırak. Nasıl olsa rüzgâr falan yok. Haydi bakalım, güle güle,
Richard.”
“Rochester...”
“Evet? Ne istiyorsun?”
“Ona iyi bak, Rochester. Kimse incitmesin onu. Sakın...” Mason burada hıçkıra hıçkıra
ağlamaya başladı.
“Elimden geleni yapıyorum ben. Hep yaptım, bundan sonra da yapacağım!” Mr.
Rochester böyle diyerek kapıyı kapadı, araba kalktı. Efendim avlu kapısını kapayıp
demirlerken, “Yapacağım, ama Tanrı acısa da bu işe bir son verse!” diye söylendi. Kapıyı
kapadıktan sonra, dalgın bir tavırla, yavaş yavaş, meyve bahçesinin duvarındaki bir kapıya
doğru yürüdü. Ben de artık işim bitti sanarak eve doğru dönmüştüm ki onun bana
seslendiğini duydum:
“Jane!” Kapıyı açıp durmuş, beni bekliyordu. “Gel birkaç dakika şu tazeliğin tadını
çıkaralım,” dedi.
“Ev bir zindandan farksız. Öyle gelmiyor mu sana da?”
“Bana saray gibi geliyor, efendim.”
“Gözlerinde hâlâ toyluğun büyüsü var da ondan,” dedi.
“Bu büyü gözlerini kamaştırıyor.
Yaldızların aslında çirkef, atlas örtülerin de örümcek ağı olduğunu seçemiyorsun. Senin
mermer sandığın şeyler adi birer kaya parçası, cilalı maun gördüklerin keresteden ibaret.”
Şimdi girmiş olduğumuz küçük bahçeyi gösterdi. “Ama burada her şey sahici, her şey temiz
ve güzel!”
İki yanı taflanlı dar bir yola saptı. Yolun bir yanında elma, armut, kiraz ağaçları, öbür
yanında da her türlü bahçe çiçeği vardı: Hatmiler, hüsnüyusuflar, papatyalar, hercailer,
kadifeçiçekleri, çeşitli, tatlı kokulu fundalarla bir aradaydı. Hepsi de geçirdiğimiz nisan
yağmurlarından, güneşli günlerden sonra bu nefis bahar sabahında, taptaze, pırıl pırıl,
kıyasıya güzeldiler. Güneş, bulut benekli doğu ufkunda yeni doğmuş, ışıkları çiyli, çiçekli
meyve dallarının arasından, sessiz, dingin bahçe yollarına vurmuştu.
“Jane, bir çiçek alır mısın?”
Efendim yarı açılmış bir gonca gül kopararak bana uzatmıştı. “Teşekkür ederim, efendim,” dedim.
“Şu günün doğuşu hoşuna gidiyor mu, Jane? Yüksek, ışıklı bulutlarıyla şu gökyüzü? Şu
durgun, tatlı hava?”
“Hem de çok hoşuma gidiyor, efendim.”
“Çok acayip bir gece geçirdin, Jane.”
“Evet, efendim.”
“Sapsarı kesildin bu yüzden. Seni Mason’la baş başa bırakıp gittiğim zaman korktun
mu?”
“İç odadan biri çıkacak diye korktum.”
“Kilitledim ben orasını. Anahtarı da cebimde. Ben bu evin çobanı olduğuma göre,
kuzularımdan birini, hem de gözbebeğimi, o kurt ininin önünde, öylece bırakıp gidemezdim.
Yok, Jane, güvenlik önlemlerini almıştım.”
“Grace gene burada mı oturacak, efendim?” diye sordum.
“Ne yazık ki evet. Ama sen üzme tatlı canını bunun için. Çıkar aklından.”
“O burada kaldıkça sizin hayatınız tehlikede sayılır da!”
“Korkma sen. Ben kendimi korumasını bilirim.”
“Dün akşam sizi ürküten tehlike de artık geçti mi, efendim?”
“Mason buradan gitmedikçe kesinlikle bilemem; hatta o zaman bile. Ah, Jane, benim
için yaşamak, bir yanardağ ağzında durmak demek. Her an yer yarılıp alevler fışkırabilir.”
“Mr. Mason sizin her sözünüzü dinleyen bir insana benziyor, efendim. Ona sözünüzün
geçtiği besbelli. Size, dünyada karşı gelemez, bile bile zarar veremez.”
“Yok, Mason sözümden çıkmaz benim; bile bile de dünyada zarar vermez. Ama
bilmeden, iyi niyetle, günün birinde ağzından kaçırdığı sırasız, yersiz bir sözle beni... Mutlu
olmak fırsatından ömür boyu yoksun bırakabilir.”
“Söyleyin ona, dikkatli davransın. Korkunuzu kendisine açın, tehlikenin nasıl
önlenebileceğini de öğretin.”
Mr. Rochester acı acı güldü. Elimi kavradı birden, sonra gene birdenbire bıraktı. “Ah!
Küçük budala! Bu senin dediklerini yapabilsem zaten tehlike kalmaz ki! O anda yok olur.
Mason’la ilk tanıştığımızdan beri, ‘Şunu yap!’ dedim mi hemencecik yapar. Ama tek bir
sorun var ki o konuda buyruk veremem ona! ‘Richard, bana zarar vermekten kaçın!’
diyemem; çünkü o bana zarar verebileceğini bilmemelidir. Bu zorunlu... Şaşkına döndüğün
belli. Şimdi, daha da şaşalatacağım seni. Sen benim küçük arkadaşımsın, değil mi?”
“Size yardımcı olmak, yerinde bulduğum her dilediğinizi yerine getirmek benim için bir
mutluluk, efendim.”
“Tamam. Biliyorum zaten. Bana yardım ettiğin, benim işimi kolaylaştırdığın zaman,
benim için, benimle birlikte çalıştığın zamanlar senin gözlerinde, yüzünde, hatta
yürüyüşünde, duruşunda katıksız bir hoşnutluk buluyorum. Ama bak ne diyorsun... ki bu
tam senden beklenilen bir söz. ‘Yerinde bulduğum her dileğiniz,’ diyorsun; çünkü sana
doğru bulmadığın bir şey buyursam keklik gibi seyirtmezsin öyle, hamarat hanımlar gibi
yardım etmezsin bana. Gözlerin öyle parlamaz, yanakların pembeleşmez. Şimdi benim
dostum olan sen, sapsarı kesilerek yavaşça, ‘Yok, efendim, olanaksız bu,’ dersin. ‘Yapamam
bu dediğinizi; çünkü yanlış bir şey,’ dersin. Durağan bir yıldız gibi çakılıp kalırsın yerinde...
Kımıldatabilene aşk olsun! Bir şey söyleyeyim mi sana: Senin de beni incitebilme, bana zarar
verebilme gücün var elinde. Ama zayıf yönümü sana gösteremiyorum; çünkü vefalı dost
olmakla birlikte tek bir hareketinle beni yıkabileceğinden korkuyorum.”
“Mr. Mason’ın sizi yıkma olasılığı benim sizi yıkma olasılığımla birse hiç korkunuz
olmasın, efendim! Tehlike yok demektir.”
“Umarım böyle olsun! Jane, gel şu köşeye oturalım.” Köşe dediği yer duvarın, içi
sarmaşık kaplı, kemerli bir oyuntusuydu. Buraya tahtadan bir sıra konmuştu. Efendim sıraya
oturdu, bana da yer bıraktı, ama ben geçip karşısında, ayakta durmayı yeğledim. “Otur!” dedi.
“Sırada ikimize de yer var. Yoksa benim yanımda yer almaktan kaçınıyor musun?” Buna
karşılık gidip hemen onun yanına oturdum. Duralamanın yanlış kaçacağını sezmiştim.
“Şimdi, küçük dostum... Güneş, çiy tanelerini içer; bu eski bahçedeki çiçekler birer birer
uyanıp açılır, kuşlar mısır tarlalarından yavrularının kahvaltısı için yem toplar, erkenci arılar
sabah telaşına girişirken... Sana bir örnek vereceğim. Anlatacağım durumu kendi başına
gelmiş sayacaksın. Yalnız, önce yüzüme bak, söyle bana, rahat mısın? Seni alıkoyduğum...
Benim yanımda kaldığın için tedirgin falan değilsin ya?”
“Yok, efendim, çok rahatım.”
“Öyleyse, Jane, düş gücünü yardıma çağır, kendini iyi terbiye almış bir hanım kız değil
de küçüklüğünden beri alabildiğine şımartılmış, atak bir delikanlı say. Sonra, yabancı bir
ülkeye gittiğini, o gurbet elde büyük bir hata işlediğini düşün. Bu hatanın türü, neden
işlendiği üzerinde durma; yalnız, yaptığın işin sonuçlarının seni ömrünün sonuna kadar
izleyeceğini, hiç yakanı bırakmayarak hayatını zindan edeceğini düşün. Bak... Suç işlemekten
söz etmiyorum ha! Kan dökmek ya da insanı yasalar karşısında hesap vermeye
zorlayabilecek bir suç değil benim söylediğim. Hata, diyorum yalnızca... Her neyse, bu
hatanın sonucu olarak çektiğin sıkıntılara zamanla, taş çatlasa, dayanamaz oluyorsun. Biraz
ferahlayabilmek, rahat bir soluk almak için birtakım yollara başvuruyorsun. Bu yaptığın işler
pek sıradan işler değilse de yasa gözünde suç sayılamayacak, tümüyle yasal işlerdir. Ama hâlâ
mutsuzsun; çünkü hayatın daha eşiğindeyken umudun sönmüş durumda. Daha öğle
olmadan senin güneşin batmış; sana öyle geliyor ki bir daha da hiç doğmayacak. Layık
olmadığın, tat bulmadığın birtakım ilişkilerle oyalanıyor, oradan oraya gezerek sürgünde
huzur, eğlencede mutluluk arıyorsun... Zekâyı körleten, duyguları söndüren ruhsuz, bedensel
eğlenceleri demek istiyorum.
“Yıllar süren, kendi isteğinle atıldığın bir sürgünden sonra, ömrün çürümüş, ruhun
çökmüş olarak yurduna, yuvana dönüyorsun. Yepyeni birisiyle tanışıyorsun... Ama nerede,
nasıl... Boş ver! Bu yabancıda yirmi yıldır arayıp da bir türlü bulamadığın temiz, aydınlık
ruhu buluyorsun... Lekesiz, tortusuz, tertemiz, taptaze, sapsağlam bir ruh. Bu ilişki canına
can katıyor, yeniden hayat veriyor sana. Gene, çok eskisi gibi, daha iyi bir insan olmaya
başladığını hissediyorsun. Duyguların saflaşmaya, isteklerin yücelmeye başlıyor. Yaşamaya
yeniden başlamak, ömrünün geri kalan yıllarını, insanlığa daha yaraşır bir biçimde geçirmek
istiyorsun. İşte buna ulaşabilmen için önünde bir engel var. Ne vicdanın, ne de aklın kabul
etmediği, salt geleneksel anlamda bir engel. Bence sen demin, anlattığım amacına
ulaşabilmek için bu engeli atlayıp geçmekte haklı mısın, değil misin?”
Vereceğim karşılığı bekleyerek sustu. Ne diyebilirdim ki! O anda bir iyilik perisi gelse de
kulağıma doğru, işe yarar bir söz fısıldasa! Ne gezer! Yalnızca sarmaşıkların arasındaki
rüzgâr fısıldıyordu. Ağaç tepelerinde de kuşlar ötüşüyordu, ama bu ötüşler, ne kadar tatlı
olursa olsun bana hiçbir şey söylemiyordu.
Efendim sorusunu yineledi: “Yersiz yurtsuz dolaşarak bir sürü günahlar işlemiş olan bu
adam şimdi pişmanlık getirmiş, huzur arıyor. Bu huzura kavuşup yaşama yeniden
doğabilmek için de bu iyi, temiz, güler yüzlü yabancıya dört elle sarılmak istiyor. Bu uğurda kendini çevresinin yergilerine açık bırakmakta haklı mı, değil mi?”
En sonunda, “Efendim,” dedim, “bir sürgünün huzuru, bir günahkârın tövbe getirmesi
hiçbir zaman başka bir insana bağlı olmamalıdır; çünkü insan denilen şey ölümlüdür. Sonra,
filozofların bile yanlış düşündüğü, dindarların bile kötülük yaptığı da görülmüştür. Bir insan,
ruhunun dirliği için hiçbir zaman başka bir insanoğluna güvenmemelidir. Dünyada hata
işleyip acı çekenler doğru yola dönmek için güç, acılarını giderebilmek için şifa arıyorlarsa
gözlerini daha yükseklere çevirmelidir.”
“Ama Tanrı’nın bu iş için kullandığı bir araç gerekmez mi, Jane? Artık bu bilmeceli
konuşmayı bırakalım. Bunca yıldır sefahat, huzursuzluk içinde, bedensel zevkler peşinde
koşan ben, en sonunda beni iyi edebilecek şifayı bulduğuma inanıyorum. Tanrı bana bir
insan kılığında gönderdi bu şifayı. Bu insan da...”
Sustu. Kuşlar hâlâ ötmekte, yapraklar hafif hafıf hışırdamaktaydı. Mr. Rochester’ın
söyleyeceği adı duyabilmek için onlar da susup duracaklar gibi geldi bana. Susmayışlarına
şaştım, ama sussalar çok beklemek zorunda kalacaklarmış; çünkü efendimin sessizliği
dakikalarca sürdü. Sonunda, lafının sonunu neden getirmiyor diye merak edip başımı
kaldırdım. O da heyecanla bana bakıyordu.
“Küçük dostum,” dedi. Sesi değişivermişti. Yüzü de baştan başa değişerek yumuşaklığını,
ciddiliğini yitirmiş, hoyrat, alaycı bir ifadeye bürünmüştü. “Benim Blanche Ingram’a olan
düşkünlüğümü görmüşsündür. Onunla evlensem beni gıcır gıcır, yepyeni bir insan yapar
çıkar mı dersin?” Ayağa kalktı, benden karşılık beklemeden yolun sonuna kadar yürüdü.
Yeniden yanıma döndüğünde bir şarkı mırıldanmaktaydı. Tam karşımda durarak, “Jane,”
dedi. “Jane, sabahlara kadar nöbet tuttun... Solgunsun. Uykusuz bıraktığım için lanet
okumuyor musun bana?”
“Lanet okumak mı, efendim?”
“Öyleyse ver elini! Ne soğuk parmakların! Dün gece daha sıcaktılar! Jane, gerekirse gene
nöbet tutar mısın benimle?”
“Ne zaman ihtiyacınız olursa, efendim.”
“Örneğin, düğünümden önceki gece, biliyorum, hiç uyku girmeyecek gözüme. O gece
benimle sabaha kadar oturup bana can yoldaşı olmaya söz verebilir misin? Sana sabaha
kadar dilber nişanlımı anlatırım. Onu artık sen de gördün, tanıyorsun.”
“Evet, efendim.”
“Eşsiz bir kız o, öyle değil mi, Jane?”
“Evet, efendim.”
“Küheylan gibi kız, Jane! Boylu boslu, yapılı, kanlı canlı bir esmer güzeli! Saçları da ne
gür! Eski Kartaca kadınlarının da saçları böyleydi herhalde... Vay canına! Bak, Dent’le Lynn
kalkmışlar da ahırlara doğru gidiyorlar! Haydi sen şu çit kapısından fidanlığa git, Jane.”
Ben bir yana gittim, efendim öbür yana. Onun avluya girdiği zaman neşeyle, “Mason
hepinizden erkenci davrandı bu sabah,” dediğini duydum. “Gün doğmadan yola çıktı. Onu
geçirmek için saat dörtte kalktım.”
65.Shakespeare’in bir komedisi.(Y.N.)
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Jane Eyre
Roman d'amourJane Eyre,Charlotte Brontë © 2007,Can Sanat Yayınları Ltd.Şti. Tüm hakları saklıdır.Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yaz ılı izni olmaksız ın hiçbir yolla çoğaltılamaz . 1.basım:2007 4.basım:Eylül 2013,İstanbul E-kitap 1.sürü...
