Yusuf kendisine uzatılan eli tutarak ayağa kalktı. Az önce ceketini teslim ettiği çalışanıydı yanına ilk koşan. Koray'ın işe dahil olmasıyla polisleri arayan da o olmuştu.
Yusuf özellikle tembihlemişti onu. En beklenmedik anda olmalıydı. Kasabanın zengin zümresi hatta kendi akrabaları da dahil kimsenin haberi yoktu bu baskından. Gül Bahçe'si hepsi için önemliydi. Baskına gelen polislerin bile yüzü asıktı. Yusuf yukarıda çalışanların bir çoğunun kayrılacağını ve ceza almayacağını biliyordu ama şimdilik sözde dövüş kulübünün nerdeyse tüm üyelerini yakalatmış olmanın zaferi yetiyordu ona.
Her ne kadar başarılı olsa da pek mutlu değildi. Dirsek yediği için kanayan burnuna attı elini. Çalışanın uzattığı beyaz mendili bastırırken hissettiği yoğun acıyla dudaklarından çıkmasa da küfür etti.
Koray gibi darbe almaktan zevk alan bir manyak değildi. Onu izlediği ilk gün yumruk yedikçe deliren bakışlara şahit olmuştu. O bakışları Koray'ın yüzüne konduramamış, bir fiske bile vuramamıştı.
"İsterseniz..." Adam konuşmasını bitirmeden anladı Yusuf demek istediğini.
"Kalsın." Patronunun öfkeli gözlerini gören çalışan sustu. Koray'ı buldurmayı teklif edecekti ama belli ki kendi işini kendi çözmek istiyordu.
Yakalanan adamlardan biri debelenerek kendisini tutan polisleri zorla durdurdu. Yusuf ona dönüp bakmasa da bu çocuğun içeri girdiği anda konuşan kişi olduğunu biliyordu.
"Hani hepimizi döverek kapatacaktın kulübü? Adamlığın bu mu? Koray sırtını yere indirince mızıkçılık yapmak mı?" Cümlesinin ardından sinirle Yusuf'un ayağının dibine tükürdü.
Konuşmayacaktı fakat elleri kelepçeli olanın nasıl olupta özgür olanı koruduğunu anlayamadığı için dudaklarına da hakim olamadı.
"Sizi kelepçeletecek kadar dövmüşüm demek ki." Kibirli bakışları dolandı oğlanda. "Benimle konuşmaya cüret edeceğine ardına bile bakmadan topuklayan efendine bak. Siz buradasınız o dışarıda."
*
Sakin, ritimli nefes alış verişler ve saatin vuruşları koca salon sadece bu ikisiydi ses çıkaran. Odanın sessizliğine karşı içinde bulunan sarışın gencin kafası sesler ile doluydu.
Her şeyi gözlemlemiş, düşünmüş ve planlamıştı ama bir türlü sakinleşemiyordu. Bir huzursuzluk vardı kalbinde. Kehribar gözler sürekli aklına geliyordu. Koray çabucak susturulacak biri değildi. Yusuf ne yapması gerektiğini bilecek kadar zeki olabilirdi ama o da burayı tanıyacak kadar çok tecrübeye sahipti. Taşralıların sevdiği Kömür sözünü alelade bir şekilde dudaklarında taşımıyordu. Aslantaş'tı o. Ona göre kasaba kendisine ve kendi gibilere aitti.
Para için kapanan vicdanlardan nefret ediyordu Yusuf. Kehribar gözler istediği kadar vahşice baksın uzak durmayacaktı köyden. Burayı hakettiği haline geri döndürecekti.
Kapı hafifçe aralandığında farklı bir ses yankılandı odada. İçeri giren hizmetlinin ayakkabılarının cilalanmış tahta zemine vuruş sesleriydi bunlar.
Yusuf'un içeceğini tazelerken gözleri de kaçamak bakışlarla sarışındaydı.
"Bu kadar düşünülecek kadar derin değiller." Dedi gencin aklını okurcasına. Yusuf sessizce dinlemeye başladı verdiği öğüdü.
Uşağın aksine burada doğmamıştı. Geride ona kasabayı tanıtacak kadar güvendiği bir aile ferdi kalmamıştı. Zaten babasının ölümüyle gelmişti şehre. Onun mirasını kurtarmak istiyorsa bilen birine güvenmeliydi.
"Çözüm kolay. Para ile birini tuttup içeriden fethettin kaleyi. Hep beraber güçlü görebilirler ama başları düşerse hepsi çil yavrusu gibi dağılırlar.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Bir Küçük Günahkar
General FictionKavgalı olduğu oğlan şehrin en köklü ailesinin oğluydu. Babasının mirası olan kasabayı günahlarından arındırmak isteyen beyefendi ile günahın kendisi olan suçlunun hikayesi.
