Gözlerimin önünde dalgalanan kırmızı denize bakıyorum. Ellerimin titreyişi ile bir sağa dalgalanıyor bir de sola... Doğrusu pekte kırmızı gibi değildi bu deniz. Bordo ve pembenin karışımıyla oluşan, baktıkça insana huzur veren bir denizdi. Mavi gökyüzüne doğru yol alan ve bu denizden çıkan buharlar yavaşça gözlerimin kapanmasına sebep olurken derince bir nefes çektim içime.
Kuşburnu çayımın kokusu burnumu kaşındırırken kapattığım gözlerimi araladım. Güneşi tamamen kapatarak bakış açıma aldığım şeffaf fincanımı aşağıya indirdiğimde gözüm bu kırmızılıktan kurtularak öteki renklerin varlığına alışmaya çalıştı.
Çıplak ayaklarımı daha bu sabah suladığım ve temizlediğim çimenlerin üzerinde ileri geri hareket ettirdim. Bu his gıdıklama gibiydi ve tuhaf bir şekilde bana zevk veriyordu.
Dudaklarımda oluşan tebessümle birlikte çayımdan yavaşça bir yudum aldım. Uzun uğraşlar sonucunda yapmış olduğum tahta sandalyemde temkinli bir edayla arkama doğru yaslandığımda bacaklarımı öne doğru uzattım. Her ne kadar bu sandalyeyi kendim yapmış olsam da kendime bile güvenim yoktu. Tamam çok kilolu bir şey değildim belki ama kullanmış olduğum tahta parçaları çok eskiydi. Bu da ister istemez her an düşecekmişim gibi hissetmeme sebep oluyordu.
İlkbahar güneşinin tam anlamıyla ısıttığı güzel bir öğlen yaşıyordum. Günler sonra ilk defa güneş görüyordum ve bunun tadını çıkarmak için tüm öğleden sonramı burada geçirmiştim.
Sağlam olmayan sandalyemde arkama doğru yaslanırken gözlerim ayaklarımın altındaki çimenlerdeydi. Bundan sadece aylar önce burada olduğumu hayal ettim. Gözlerimin önündeki bu yumuşak yeşillikte Umut'umun yuvarlandığını, Arsel'in onunla kahkahalar atarak oynadığını hayal ettim. Eğer bebeğim yaşasaydı şimdi beşinci ayına girecekti. Burnum sızlarken mavi gözlü oğlumu ne kadar çok özlediğimi hatırladım. Onunla çok uzun bir süre vakit geçirmemiştim. Belki de iki ay bile değildi yanımdaki varlığı ama ona çabuk bağlanmıştım.
Derin bir nefes verdiğimde üzerimde ki hırkaya biraz daha sarıldım. Güneş tepeden uzaklaşırken rüzgarda kendini göstermeye başlamıştı. Sonuna geldiğim fincanımla birlikte oturduğum yerden yavaşça ayağa kalktım. Malum pekte sağlam olmayan bir sandalye yapmıştım.
"Biz geldik!"
Bahçenin içini dolduran kızların neşeli sesleriyle yüzüme gerçek bir gülümseme yerleşti.
Sırayla iki kıza da sarıldığımda onların bahçeyi merakla izlemelerini bekledim. İkisi de taze ve renkli çiçeklere hayranlıkla bakıyordu. Tabii bir de suratlarındaki sorar ifadelerle...
"Size anlatacağım çok şey var."
İkisini de önce içeri davet ettim. Ellerindeki küçük çantalarını aldım. Malum göbeği iyice belirginleşen Gökçe için uygun kıyafetlerim yoktu. Bir de Banu'dan daha zayıftım.
İkisi de oturma odasına geçtiğinde onlar içinde birer bardak kuşburnu çayı doldurdum ve bende yanlarına geçtim.
"Ee anlat bakalım neler oluyor?" diyen Banu'ydu.
Derin bir nefes alırken ellerimi dizlerime yasladım ve onlara en başından anlatmaya başladım.
"Bir sabah kalktığımda bahçeyi böyle rengarenk çiçeklerle dolu buldum. Daha bir gün öncesinde planlar yapmıştım kendi içimde, boş saksıları çiçeklerle doldurmak için. Ama o benden önce davrandı."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
MAYSA
Fiksi UmumUmutsuz bir kadın ve hırsız bir adamın hikayesi. Kitap en başından değiştirilerek yeniden yazılıyor...
