O muhteşem nehirlerde tanımıştı Babasının kudretini,evrenler arasında içine doğduğu o muhteşem nehirlerde... Yokluğu cisimleştiren ölümsüz şarkılarıyla, varlığı yok eden fani ezgileriyle ve olanı dönüştüren rutin ritmiyle tam bir müzisyendi Ulu Taht'ın sahibi. Omuzlarında bütün varlığın ağırlığını, ellerinde ise kainatın kaderini taşırdı. O kadar muhteşem olmasa bu kadar sevemezdi belki yaratıcısını Erwin. Kendisine duyulan sevgiyi hissetmese o güzel yakıştırmaları; büyük isimleri edinemez sade bir varlık olurdu belki de... Sabah Yıldız'ı demişlerdi ona bütün yıldızlar arasında başka bir yere sahipti babasının ve diğerlerinin gözünde; çünkü diğerlerinin aksine gündüz ışığında bile parlayabilecek ilme, kudrete, bilgiye sahipti.
Her çocuk gibi babasına özeniyordu elbet, her zaman bir şeyler yaratmak; her zaman bir hayat doğurmak peşindeydi. Ellerinde beliren ışığın Babasının bir lütfu olduğunu biliyor ve buna duyduğu minnettarlık ile zorunda olmasa da bütün emirlerine itaat ediyordu babasının. Diğer kardeşlerinin de bulunduğu topluluktan Baş Sandalye'ye onun oturmasına kesin gözüyle bakılıyordu, sonuçta irade sahibi olan tek kardeş oydu. Kararın açıklanmasıyla yerini alan kardeşine duyduğu nefret'in başlangıcı neredeyse aynı ana denk geliyordu. Anlayamadığı nedenlerden dolayı kendi hakkı olarak gördüğü mevkiye ulaşamamış, emreden olmak yerine hizmet eden olmuştu birden. Duyduğu nefreti dizginlemeye çalışması boşunaydı, o kadar nafileydi ki bütün çabaları azaltmak yerine daha da arttırıyordu içindeki çığlıkları, " NEDEN! "
İtaat etmesini emretti Babası, o meclisten ardını dönüp ayrılmıştı Erwin. Yıllar, asırlar, milenyumlar içinde en çok o andan pişmanlık duyacaktı. Arkasını dönüp uzaklaştı ve doğduğu topraklara, güçlü olduğu; evinde vatanında hisettiği evrenler arası boşluğa kaçtı istemizce. Bu boşluktan her şeyi bükmek mümkündü onun için, her şeyi değiştirebileceği tek yerdi burası. Zamanın, umudun, acının ya da kaderin bir önemi yoktu burada... Aklını durgunlaştıramıyordu bir türlü, ne yapsa işe yaramıyordu, hayat vermeye çalıştı babası gibi yokluğa. Defalarca izlemişti onu, defalarca izlemiş ancak asla denememişti çünkü yasaktı. Bütün evrene saf iyilikle hükmeden Ulu Taht'ın Sahibi yasaklamıştı yokluğa seslenmeyi; çünkü bu doğmuşların verebileceği türden bir doğum değildi asla. Yine de denedi Erwin, belki bu şekilde, ancak bunu başarırsa babasının gözüne girebilecekti tekrar. Hak ettiği gibi hemen yanı başında oturacaktı O'nun...
Ancak işler planladığı gibi gitmedi, yokluğa seslendiği sırada içinde hala mevcut olan öfke demlenmiş ve sesine karışmıştı, kontrol edemediği bu duygunun adeta esiri olmuş karanlığa bağırmaya başlamıştı avazı çıktığınca; " İşte kötülük tamda böyle doğdu. "
...
Ağır anıların, görülerin altında ezilen benliğinin zar zor da olsa farkında olan Grei pek farkında olmasa da kendi anılarını unutmaya başlamış, hatırlamaya çalıştığında zihninde kocaman bir boşlukla karşılaşmıştı. Ne kadar derine inerse Erwin'in anılarında o kadarını kaybediyordu kendi hafızasında. Öte yandan çember çalışmaya devam ediyor, bütün varlığını huzursuz eden bir duyguya kapılıyordu. Kaybediyordu...
Gözlerini açabildiği o kısıtlı saniyelerde vücudundan yayılan enerjiyi gözleriyle seçebiliyor, derisinde bulunan bütün gözeneklerden yayılan kanın ise ancak sıcaklığını hissedip kokusunu duyabiliyordu. Dövmelerinden yayılan beyaz ışık yerini koyu kırmızısına bırakmış, kaskatı kesilmiş vücudu bitkin düşmüş, sürekli Aura kaybetmekten neredeyse ölüme yakın bir konuma gelmişti. Artık onun için hiç bir umut yoktu. Çemberi bozsa bile en ufak bir saldırı oluşturamayacaktı; hatta öyle hissediyordu ki çember bozulduğu an ya acıdan ve yorgunluktan bayılacak ya da Erwin'in kontrolü altına girecekti. Ortamda ki paniği hissettiğinde artık zar zor seçebildiği Üstad Tilda'nın vücudunun yarısı çoktan karanlık tarafından emilmiş, kaybolmuştu...
