Adam dudaklarını cadının dudaklarına bastırdı, yavaşça geri çekilip elini kadını yaraladığı yere koydu. “Özür dilerim.”
“İyiyim. Gerçekten. Yara izini daha kaç kere göstermem gerek inanman için?”
“Hm.” Adam kaşlarını kaldırmış düşünürken dudakları yukarı kıvrılarak yaramaz bir gülümsemeye dönüştü. “Kesinlikle o kazağı çıkarmalısın. Tekrar görmem gerek.”
“Severus!”
“Söyle canım.”
4 Ocak 1997, Cumartesi
Zindanlar sabahın ilk ışıklarıyla her zaman olduğundan daha soğuktu. Şömine den yayılan ısı göle bakan pencereleri buğulandırmıştı. Ardında her ne varsa sessizdi. İksir profesörünün odasındaki kalıcı misafirler gibi onlarda uyuyordu.
Üzerinde solmaya başlayan sessiz laboratuvar kokusuna karışmış hayatta olduğunu hatırlatan kadının kokusunu üzerinde taşıyan adam, cadısının sıcaklığını hissederek koltuktan kalktı.
Annabel'in sözleri - şefkatli bir eş gibi, bazende erotik bir tonda dudaklarından dökülen - vicdanının çekiç darbeleriyle çatlayan duvarlarına sızan ilk güneş ışığıydı. "Sana ihtiyacımız var" diyen kadının sesi zihninde yankılanırken, "yetersizsin" fısıltıları çok daha ağır geliyordu. Çünkü sevildiğini bilmek, omuzlarındaki utancın ağırlığını daha dayanılmaz bir hale getiriyordu.
Derin bir nefes alıp yerdeki gömleğini giydi, ağır ağır düğmelerini ilikledi. Aynı yavaşlıkla adımları, yatak odasına doğru ilerledi. Kapıyı usulca açıp, içeri süzüldü.
Odanın loş ışığında, yatağın bir köşesine kıvrılmış olan kızını gördü. Saçları, annesinin özenle ördüğü bağlardan kurtulmuş, yastığın üzerine kehribar bir şelale gibi dökülmüştü. Onu uyurken defalarca görmüştü ama ilk kez kızının bu kadar savunmasız göründüğünü hissediyordu.
Boğazında tıkanıp kalan nefesi Severus’un kendini suçlama döngüsünü yeniden başlatmıştı. Kendini kirli hissetmesini sağlamıştı. Prensesler gibi büyüttüğü, tüm bu girdaptan karanlıktan uzak tutmak için hasreti göze aldığı kızına en büyük acı anıları vermişti.
“Seni ne olursa olsun koruyacağım, baban hep yanında olacak.” diye kulağına fısıldadığı o ilk an, küçük parmakların yanağına dokunduğu, hayatta hala mucizelerin olduğuna inanmasını sağlayan güzel prensesi.
Kızını ilk kucağına aldığı o unutulmaz an gözlerinin önünde takılı kalmış bir dvd gibi tekrar tekrar oynayıp dururken, eski koltuktan dönüştürülen yatakta mışıl mışıl uyuyan Harry’i buldu gözleri. Oğlunun yanına yaklaşıp, üzerindeki battaniyeyi düzeltti. Harry'nin yüzündeki huzur, babasının göğsüne zehirli bir hançer gibi saplandı.
Kafasının içinde “onları hak etmiyorsun” diyen yabancı ama bir o kadar da tanıdık sese bir kez daha hak verdi. Ne acınası.
Gözlerini yeniden yatakta uyuyan kızına ulaştığında şüphe etmeden sessiz adımlarla ona yaklaştı. Kafasındaki olumsuz sesler her ayaklanmaya kalktığında zihninin derinliklerinden çıkıp gelen bir çift zümrüt yeşili göz tüm kaosu kontrol altına alıyordu.
Elini kaldırdı, kızının ipeksi saçlarını sevmek, tutamadığı o sözü yeniden vermek istiyordu, “seni ne olursa olsun koruyacağım, baban hep yanında olacak”. Ama ne saçlarına dokunmaya ne de dudaklarını aralayıp bir şeyler fısıldamaya cesaret edemedi. Ona dokunmak, kendi karanlığıyla, kanlı elleriyle masum saf güzellikteki kızını kirletmekten başka bir şey değildi. Bu yüzden, elleri havada asılı kaldı. Dudaklarından kaçıp da Helen'ı uyandıracak, ya da daha kötüsü, onu bir fısıltıyla bile olsa yaralayacak her kelimeyi yuttu. Üzerindeki battaniyeyi omuzlarına kadar çekip ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SAUDADE
FanfictionOğlumun en yakın düşmanı ben miyim? *Severitus Hikayesi* *Bu bir hayran kurgudur. Harry Potter J. K Rowlinge aittir.
