Sabah uyandığımda, bu sefer her zamanki rutinin aksine işe gitmemeye karar verdim. Tam yanımda derin bir uykuda olan Sıraç'ı görünce, bir yanım onu tutup öpmek isterken, bir yanım uzanıp onu boğmak istiyordu.
Sonra gözlerini açtı ve tekrar anladım. Ben onsuz yaşayamazdım. Aklımı kaybederdim. Beni kendine bu kadar âşık ederek cezalandırmıştı işte. Ondan bu yüzden nefret edebilirdim ama ondan nefret bile edemiyordum. Edemiyordum.
"Kahvaltı?" dedim, uzanıp onu öperken.
"Sen hazırlıyorsun demek?" dedi gülümseyerek.
"Her zaman olduğu gibi." dediğimde, Sıraç inanmaz bir ifadeyle gözlerini büyüttü.
"Tamam, bu aralar iş yüzünden yapamıyor olabilirim ama toparlayacağım. İşe gitmeyeceğim."
"Ayrıldın mı!" dedi sevinçle. Başımı salladım.
Hızla yataktan doğrulup, iki kolunu da uzatıp boynuma sarıldı. "Ne zaman!" diye sordu.
Gülümsedim. "Bugün." Telefonumu çıkarıp iş yerini onun yanında aradım ve işten ayrılacağımı onlara haber verince, Sıraç daha büyük bir şoka girdi.
"Sonunda buradan taşınabiliriz."
Başımı salladım. "Gideceksek, bir an önce olmalı." dedim. Ali'nin bedeni kokmaya başlamadan.
"Bence bir an önce kaçalım."
Hızla kalktığında, ben de ayaklanıp salona doğru yürüdüğüm sırada çok kötü bir koku aldım. O kadar kötüydü ki, nasıl daha önce almadım bilmiyordum.
Sıraç, hoşnutsuz yüz ifademi görünce utangaç bir gülümseme sundu. "Dün banyo yaptım ama sanırım koku benden geliyor." diyerek beni yanlış anladı.
"Hayır, sen mis gibi kokuyorsun sevgilim." dedim. "Ali'nin kokusudur." demedim çünkü onun yanında anmak istemiyordum. Öfkemi tekrar kabartıyor, onu da üzüyordu.
"Hayır hayır, ben duş alayım. Sen de o sırada kahvaltıyı hazırla. Zehir koyma bu sefer." dedi gülümseyerek. İlk defa bunu gülümseyerek söyledi.
"Koymamaya çalışırım." dedim ben de. Artık öyle bir seviyeye geçmiştik ki, bu durumla dalga geçiyorduk. Sıraç duş alırken, ben de gidip kahvaltıyı hazırlamaya koyulmuştum.
Sofrayı öyle bir donatmıştım ki, Sıraç görse sanırım yaptığım o pratik, tatsız tutsuz yemeklerden sonra havaya uçacaktı. Çayı koyduktan sonra oturup onu beklerken, beni çok bekletmeyerek hemen gelmişti.
Bir sandalye çekip yanıma oturunca, onun çayını koydum. Çatalını eline alırken, mutlulukla parıldayan gözleri beni bulmuştu. Bu, onun teşekkür etme şekliydi sanırım ve en iyisiydi.
Kahvaltıya bakarken bakışları, belirli bir şeylerde fazlaca durmuştu ama artık bu hallerine alıştığım için tepki bile vermiyordum. Çünkü bunlar normaldi. Çok yakında ilaçlarını içmeye de ikna edecek ve onunla beraber istediğimiz gibi bir hayat sürecektik. Bana böyle gözlerinin içiyle gülümsemesi yeterliydi. İşte bu, her şeye bedeldi.
Tam çatalımı kaldırıp bir peynir alırken, Sıraç hâlâ huşu içindeyken elimi tuttu.
"O benim." dediğinde "Hay hay." diyerek başka bir peynire geçmiştim ki, yine beni engellemişti. Kızmak yerine,
"Hangisinden yemeliyim?" dediğimde, yumurta ve zeytini işaret etti.
"Bunlar temiz."
"Seni zehirlesem, kendi yiyeceğim yemeğe niye zehir koyayım bebeğim?" dedim, çatalımı gösterdiği yumurtaya bandırarak. Ekmekle birlikte daha da güzel oluyordu.
"Çünkü sen ölürsün."
"E öleceksek birlikte ölelim." dedim. Uzanıp hiç düşünmeden onu gözlerinin altından öptüm.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
HASTA~ GAY
Teen FictionRuh ve sinir hastalıkları hastanesi. BxB +18 sahneler mevcuttur!!!
