84

5.1K 129 264
                                        

Yemek masasındaki son tabaklar kaldırılmış, gümüşler tek tek toplanmıştı. Hizmetliler salonu sessizce terk ederken, Demir hala yerinden kalkmamıştı. Ahşap masaya iki elini dayamış, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Salonun yüksek tavanında yankılanan tek şey, duvardaki gösterişli saatin tiktaklarıydı. Son çalışan da dışarı çıkıp kapı kapandığında, geriye yalnızca Demir kaldı. Ve onun, uğruna yıllarını verdiği o mükemmel düzenin ilk kez çatırdadığını hissetmesinin verdiği o garip his..

Demir yavaşça yerinden kalktı. O ağır, eski ahşap kitaplığın önüne yürüdü. Raflardan birine gözünü dikmiş ve parmağıyla, dedesinden kalma bir kitaba dokunmuştu.

"Haddini bilmeyen gençlik.." diye mırıldandı kendi kendisine. "Bir de saygısızlıklarını özgüven sanıyorlar."

Ama konuşurken kendi sesinde titreyen bir şey vardı. Yorgunluk değildi bu. Yenilgiye yaklaşan bir öfkenin ayak sesleriydi. Çünkü bu akşam, ilk kez kendi kurallarını işletememişti. Karşısındaki çocuk ona boyun eğmemişti.

"Gözünü bile kırpmadı." diye mırıldandı, Alaz'ın gece boyunca kendisine diktiği gözlerini hatırlarken. Ardından derin bir nefes bırakmış ve kafasını iki yana sıkıntılı bir tavırla sallamıştı. "Ah Aslan, ahh.. Ne oğlum olduğunu gösterebildin, ne babalık edebildin. Kendi kızının yanında bile gölgede kaldın."

Bu cümle ağzından dökülürken, içi bir anlık sızladı. Aslan her daim böyleydi. İçine kapanık, kendi dünyasında.. Ama hayat öyle değildi işte. Eğer dik durmazsan, seni anında yutardı. Demir bunun oğlunun hayata karşı savaşı bıraktığı ilk an olmadığını biliyordu. Gözlerine bir hüzün yerleşirken, hemen ardından gelen bastırılmış kibir, bu merhameti boğmuştu.

"Bu evin bir ağırlığı vardı. Bir adı, bir otoritesi.. Şimdi? Torunum, nereden geldiği belli olmayan, hiç tanımadığımız bir ailenin çocuğuyla.." Demir tabi ki de Aslan gibi aptal değildi. Alaz'ın her bir şeyini didik didik araştırmıştı. Soysalan Ailesi'ni İstanbul'da bilmeyen zaten yoktu. Ailenin küçük oğlu Alaz ise aşırılıklarıyla ün salmıştı. "Alaz Soysalan.. Orada burada gezip tozan, aklı beş karış havada, umursamaz bir adam. Belli ki kızı da kandırdı."

Demir bir anda büyük bir endişeye boğulmuştu. Böyle ailesinin parası ile şımarmış, kendisini geliştirememiş, sorumsuz birçok gence şahit olmuştu. Alaz da muhtemelen onlardan birisiydi. Bir şirket kurması özel yaşamında uçarı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Asi'nin canını yakabilirdi. Demir torunu için endişeliydi. Ama içten içe Demir'in en çok canını acıtan şey, o çocuğun parası, gücü ya da şirketleri değildi. O sofrada bütün özgüveniyle oturup caka satmasıydı. Ve en önemlisi, bunu yaparken hiç çekinmemesi ve korkmamasıydı. Onlara gerektiği ölçüde saygı göstermişti evet ama asla eğilmemişti. Demir derin bir nefes vererek aynanın karşısına geçti. Kendine baktı. Yüzündeki çizgiler hiç bu kadar keskin, gözleri hiç bu kadar yorgun görünmemişti.

"Bu çocuk öyle kolay gitmeyecek." dedi kendi kendine. "Ama bu sofraya oturan herkes, er ya da geç diz çöker."

Ama içinin derinlerinde, başka bir fısıltı vardı. Görmezden gelmeye çabalasa bile içten içe onu rahatsız ediyordu. Demir bu düşünceyi anında susturdu. Asi'yi de kaybetmeyeceklerdi. Kızını kaybetmişlerdi ama torununu ne olursa olsun kaybetmeye niyeti yoktu.

Yemek salonunun kapısı kapanalı dakikalar olmuştu. Hizmetliler içeri girmeye çekiniyor, sessizce adamın dışarı çıkmasını bekliyorlardı. Demir ise hala yemek salonunda volta atıyordu. Adımları ahşap zemine her değdiğinde çıkan sert ses, içindeki kızgınlığın yankısı gibiydi. Kaşları çatılmış, çenesi kilitlenmişti. Yüzünde alışıldık bir soğukkanlılık yoktu bu defa. Bu kez damarlarında dönen şey çaresizlikle eşdeğerdi. Tam o sırada kapı açıldı. Aslan içeri girdi. Üzerindeki ceket hala düzgün, yüzündeki ifade ise tuhaftı. Sessizdi. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu. Ama Demir'in öfkesi zaten çoktan odadaydı.

Oyun İçinde OyunBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin