-"Doğrudan Birinci Ada'ya mı gidiyoruz?"
-"Önce İkinci Ada, orada evlilik işlemleri yapılacak."
-"Serbey beni İkinci Ada'da mı bekliyor?"
-"Evet."
Araçtan inip askeri bir bota binecektim. Çantam ve kutu askerlerdeydi. Onlar çevik bir hareketle, hiçbir yeri tutmadan, üstelik ellerindekilerle bota atlayıverdiler. Ben far görmüş tavşan gibi kalakalmıştım. Askerlerden biri elini uzattı ama her türlü denize düşeceğimi düşünüyordum.
-"Korkmanıza gerek yok."
Emir kipleri geride kalmıştı. Onlar da insandı. Aynı benim gibi... Elini tuttum ve bota atladım. Doğduğumdan beri ikinci kez adadan ayrılıyordum. İlkini de, hayal meyal hatırlıyorum. Babamı İkinci Ada'dan çağırmışlardı. Orası da güvenli olduğu için ve evde onsuz çok mızmızlandığım için beni de yanına almıştı. Askerlerden birinin çocuğu hastalanmıştı ve adanın doktorları sebebi netleştiremiyordu. Babamın ünü her adaya yayılmıştı. Gittik ve babam, çocuğun hastalığının adını şıp diye koydu. Hatta bize teşekkür amacıyla kocaman bir altın külçe hediye etmişlerdi. Almak istememişti babam ama veren kişi yüksek rütbeli bir asker olunca, dedikleri birer rica değil emir oluyordu. Annem de altını görünce sinir olmuştu. "Bu altın Dördüncü Ada'yı bir hafta doyurur" demişti. Hatırladığım kadarıyla en sonunda, tahammül edemedikleri o altını bozdurup sokak hayvanlarına mamalar ve sanat kursuna yeni malzemeler almışlardı. Canım annemle babam...
-"Beş dakika kaldı."
Askerin sesi beni geçmişten koparıp bugüne döndürdü.
-"Zorunlu askersiniz değil mi?"
-"Evet."
-"5 Ada'da bu kadar adaletsiz bir düzen olmasaydı, Birinci Ada'daki yöneticiler iyi insanlar olsalardı ben de asker olmak isterdim. Bence yaşanılan toprakları korumak harika bir şey..."
-"Evet."
Asker, yapabileceği maksimum sohbeti yapmıştı benimle sanırım. Diğeri kaptanlık yapıyordu. Gözü yanaşacağımız limandaydı.
-"Geldik."
-"Gideceğimiz yer uzakta mı?"
-"On beş dakika."
İkinci Ada çok bakımlı gözüküyordu. Bizim adaya geldiğinizde, sizi mütevazı küçük bir iskele karşılar. Evler eski ve tek katlıdır. Bol bol park ve bahçe, küçük küçük dükkanlar vardır. Burası ise, küçük bir şehir gibiydi. Çok ev az bahçe, evler daha geniş, dükkanlar fazla ve büyük... Şimdiden içim sıkılmıştı. Bizi askeri alana götüren lüks bir aracın içindeydik. Yavaş ilerliyorduk ya da bana son yaşananlar ağır çekim gibi geliyordu. Yolda ilerlerken her yerde afişler olduğunu gördüm. Ada yöneticileri olduğunu düşündüğüm oldukça yaşlı adamların kötülük saçan gülümsemeleri vardı afişlerde. Üstlerinde de; "Adamıza Hoş Geldiniz" yazıyordu. Demek ki yakın zamanda aralarından bazıları buradaydı. Umarım dönmüşlerdir. Gerçi yakın zamanda ben onların arasında olacağım zaten.
-"Yöneticiler burada mıydı?"
-"Evet. Geçen hafta."
-"Ne diye gelmişler?"
-"Bilgimiz yok."
İkinci Ada halkının gözü resmen körleşmişti. Hissettikleri tek duygu hayranlıktı. Karşılarındaki insanların kötülüklerini göremiyor belki de görmek istemiyorlardı. Bu şekilde onlara hizmet ederek rahat bir hayat sürüyorlardı çünkü. Beşinci Ada dehşet vericiliği yüzünden yok sayılıyordu. Dördüncü de neredeyse öyle... Üçüncü Ada, çok parası olmayan, pek de bir işe yaramayan insanların yaşadığı adaydı onlara göre, çocuklarının oradan biriyle evlenmesi utanç vesilesiydi. İkinci Ada, Bir'den sonra gelen birdi. Bir olmasaydı; bir onlar olacaktı. Bir onların daha iyi bir versiyonuydu sadece, hayranlık uyandıracak kadar güzel bir versiyonu. Bir ağabey, onlar kardeşti. Güldüm. Bunu bir de Bir'e sormak lazımdı! Birinci Ada'dakiler onları, gerek duyduklarında kullandıkları piyonları olarak görüyordu sadece... Günün büyük bölümü görmek dahi istemedikleri zavallı piyonları...
-"Burası çok kalabalık, bu kadar insan nasıl sığıyor adaya?"
-"Adanın arka bölümü de imara açıldı."
-"E o zaman sırf beton dolacak koca ada!"
-"Öyle olacak."
-"Çok yazık!"
Araç durdu. Askerlerden biri kapımı açtı. İndim. Karşımdaki binaya bakıyordum. Gri, sevimsiz, ürkütücü bir bina... Yürümem gerekiyordu sanırım. Bir an nasıl yürüyeceğimi bilemedim. Önce sağ ayak sonra sol sonra da öyle gidecek işte, bir yaşından beri yapıyorsun ya! "Tamam" dedim kendi kendime, yürümeye başladım. Askerler de tedirgin olduğumu anlamışlardı. Sanırım sadece beni rahatlatmak için birşeyler söylemek istediler.
-"Eşyalarınızı aldık. Çantayı ve kutuyu."
Görüyordum zaten. Çantam ve kutu askerlerin ellerindeydi.
-"Teşekkür ederim."
Onlar önüme geçti. Hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Bense stresten beynimden sildiğim yürümeyi daha yeni geri yüklemiştim. Yavaş adımlarla ilerliyordum arkalarından. Cam kapıyı açıp geçmem için tuttular. Artık içerideydik. Karanlık ve serindi binanın içi. Kimse yoktu etrafta.
-"İkinci kata çıkacağız. Merdivenler sol tarafta."
Yine onları takip ettim. Merdiven çıkmak bölüm sonu canavarı gibiydi benim için. Dizlerim tutmuyordu. Asansör yok muydu? Yoktu... Trabzanlara yapıştım. Sanki iki yüz kilo gibiydim. Hayatımın hiçbir döneminde zayıf olmamıştım. Hep kıvrımlarım vardı ama iki yüz kilo da değildim.
-"Siz çıkın ben geleceğim."
-"Olmaz. Bize emanetsiniz. Salona kadar eşlik edeceğiz size."
Tüm gücümle bitirdim merdivenleri. Salona yürüdük. Heyecandan bayılmak üzereydim. Neden bu kadar heyecanlanmıştım ki... Onu görünce anladım. Heyecanımın sebebi tam karşımda duruyordu.
-"Luna... Kabul ettin demek..."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
5 ADA
FantasiZamanı ve mekanı belli olmayan bir hikayedesiniz. Ülkeler artık yaşanmaz halde, çözüm taşınılan adalar mı, yoksa durum orada da aynı mı? İnsan gittiği her yere aynı adaletsiz düzeni mi götürüyor? Peki ya bu şartlarda birbirini sevebilmek mümkün mü...
