Sol ellerimizin üzerinde birbirimizin parmak izi, tekneye doğru yol aldık. Sanırım herkesin gözüne yeni dövmemi sokabilmek için elim hep saçımdaydı. Ya da burnum kaşınıyordu. Hiç olmadı gözüme bir şey kaçıyordu ve onu almaya çalışıyordum. Serbey durumun farkında gülümsüyordu. Tekneye vardığımızda, kaptana ayırdığım içinde çeşit çeşit lezzetli ve kilo yapıcı şey olan kutuyu verdim. Serbey'e de; "Hadi!" dercesine bir bakış attım.
-"Eee biz düşündük de, sizin gibi tecrübeli bir kaptanı aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız" dedi beni kırmayıp.
-"İstediğiniz zaman talimatlarınıza hazırım efendim" dedi kaptan da kibar bir şekilde. Artık istikametimiz İkinci Ada'ydı. Yolda neredeyse hiç konuşmadık. Sadece salak salak gülerek birbirimize baktık. Onun da gözü elindeydi sürekli... O da çok mutluydu.
-"Sevkiyat bitmiş" dedi kaptan uzakta görünen adaya bakarak. "Son zamanlarda buzdolabı sıkıntısı vardı. Yenileri gelmiştir herhalde..."
Biz karargahta her şeyimiz tam bir şekilde yaşayıp gidiyorduk. Hiçbir eksiğimiz yoktu. İhtiyacımız da yoktu zaten. Yemek servisi vardı. Yiyecekleri saklayıp, pişirmiyorduk. Genel kullanıma açık, sıcak içecek makineleri vardı. Temizlik malzemeleri bedavaydı. Her hafta liste dağıtılıyordu. Eksik malzemeleri not ediyordun, askerler hemen temin ediyorlardı. Para harcamamız gereken en ufak bir şey yoktu. Bir tek, tüm karargah buz gibiydi. Odalar dahil...
-"Serbey, işlerimiz bitince bir de elektrikli ısıtıcı alalım mı? Önümüz kış, donacağız belli ki..."
-"Çok iyi düşündün. Taşıyabilirsek birkaç tane alalım. İsteyene veririz. Nasılsa zenginsin."
-"Zenginiz! Benim param, senin de paran. Sen para kazanınca o benim de param olacak. Olacak değil mi?? Olmayacaksa bileyim de şok olmayayım sonra..."
-"Benim her şeyim senin..."
-"Tebrikler, güzel cevap" dedim göz kırparak. O da yanağımdan makas aldı. Bu yaşlarda evli bir çift gibi değil de, henüz ergenlik çağında iki sevgili gibiydik. Komik gelmişti bu bana... Kendi kendime gülümsedim.
-"Birinin keyfi yerinde bakıyorum da..." dedi.
Bizim olan kutulardan birini açıp mis gibi kokan böreklerden birer peçeteye sardım kendim ve Serbey için. Yanaşana kadar vakit vardı daha, hoş zaten börekleri iki saniyede yuttuğumuz için, vakit olmasa da sorun olmayacakmış.
Karaya adımımızı attığımızda, o büyük mağazayı nasıl bulacağımızı hiç düşünmemiş olduğumuzu fark ettik. Dış dünyadaki gibi, adalarda da taksiler vardı. Daha doğrusu üç tane adada vardı. Üçüncü Ada'da sayıları azdı. Taksi pahalıya geldiği için ada otobüsleri kullanılıyordu. İkinci Ada'da ise bolca vardı. Birinci Ada'dakilerin onlarca aracı ve şoförü olduğu için taksiye ihtiyaçları yoktu. Gelen misafirleri de kendileri şoför gönderip aldırtıyordu. Bir tek, adada çalışan nüfus için gerekliydi. Çok olmasa da orada da vardı yani. Diğer adalarda taksiye binmek lüks görülüyorken, Birinci Ada'da "onlardan olmama" yani fakirlik göstergesiydi.
Neyse ki, boş bir tane bulup, şoföre gitmek istediğimiz mağazadan bahsettik. İsmini unutmuştum ama adam hemen anladı. Oranın en meşhur yeri olduğunu söyledi. Gençler buluşma noktası olarak kapısının önünü kullanıyorlarmış falan... Bense, kapısının önünde, utançtan öldüğüm "bagaja poşet yerleştirme" sahnesini hatırlamıştım. Bu sefer o kadar satın alınacak birşeyler de yoktu. Çocuk vey bebek kıyafetleri yer tutmuyordu zaten.
Mağazaya geldik. Taksiyle yolculuk etmek gerçekten de pahalıydı. Ben ödediğim paranın miktarıyla ilgili sinirli bir şekilde söylenirken kapıdan içeri girmiştik bile...
-"Hoş geldiniz" dedi kasiyer bizi görünce.
-"Hoş bulduk. Çocuk ve bebek ürünlerine bakacaktık da... Ufak tefek, siyah uzun saçlı, genç bir çalışan yardımcı olmuştu bana daha önce geldiğimde. Sayesinde istediğim her şeyi rahatlıkla bulmuştum. Müsaitse kendisini çağırabilir misiniz yine?" diye rica ettim.
-"Netis'ten bahsediyorsunuz sanırım. Çalışırken aramızda isimler kullanıyoruz. Birbirimize seslenirken daha rahat oluyor da... Bir saniye hemen çağırıyorum."
Deryin'in annesi için gecikmiştik maalesef ama ikinci hedefimize ulaşabilmiştik. İkide bir, ikide sıfırdan iyidir.
Serbey'in yüz ifadesinden şimdiden sıkılmaya başladığını görebiliyordum. Haklıydı. Çoğu kadının aksine, ben de alışveriş yapmayı sevmiyordum. Kuaförde vakit geçirmeyi de sevmezdim mesela... İçim daralıyordu.
-"Serbey ne diyeceğim; biz ufaklıkların işlerini hallederken, sen de Kamo'ya şık bir gömlek baksana. Hediyemiz olur. Meli'ye yüzüğü verirken giyer."
-"Ben hiç anlamam ki öyle kıyafet falan seçmekten Luna, sen seç lütfen."
Şöyle bir etrafa bakındım. Erkek reyonuyla ilgilendiğini düşündüğüm genç bir çocuğa seslendim;
-"Merhaba! Bize, eşimin bir beden büyüğü, şık ama çok da iç karartıcı olmayan bir gömlek lazım. Desenli ya da parlak kumaştan olmasın lütfen, lacivert olabilir mesela..." dedim.
-"Tamam efendim" dedi çocuk.
-"Şu an annesi rahat alışveriş yapsın diye satış elemanına emanet edilen yaramaz çocuk gibi hissediyorum" dedi Serbey.
Kocaman bir öpücük kondurdum yanağına. Çocuğun arkasından yürüyerek uzaklaştı. Ben hala, adının Netis olduğunu öğrendiğim görevli kızı bekliyordum. Bir süre sonra koşar adım geldi yanıma...
-"Merhaba, sizinle benim ilgilenmemi istemi... Aaa Luna Hanım!!! Hoş geldiniz!"
-"Hoş bulduk Netis, ismini sen mi buldun? Çok güzelmiş."
-"Evet, severek okuduğum bir kitaptaki ana karakterin ismiydi. Farklı bir evrende geçiyor hikaye, mutluluk dolu bir ortam var. Çok seviyorum ben de bu ismi, teşekkür ederim." Sıcacık gülümsedi.
-"Aslında ben seni, bana yardımcı olman için çağırmadım. Kendim hallederim onları. Sana bir şey getirdim. Fakat verdiğim şeye, kendini rahat hissettiğin bir yerde bakmanı rica ediyorum. Var mı bi dinlenme odanız falan?"
-"Dinlenme için değil de, montlarımızı astığımız, çantalarımızı dolaplara koyduğumuz ortak bir personel odamız var."
-"Şu an kimse var mıdır?"
-"Zannetmiyorum."
-"Oturabileceğin bir koltuğu falan var mı?"
-"Evet eski bir koltuk var. Neler oluyor Luna Hanım, kötü bir durum mu?"
-"Hayır değil... Hiç değil..."
Çantamdan babasının ona yazdığı mektubu çıkarıp verdim.
-"Sakın odada yalnız kalana kadar okuma" dedim tekrar.
-"Tamamdır Luna Hanım" deyip yanımdan uzaklaştı.
Babasının başına gelenler onu üzecek fakat sonuçta hayatta olduğunu bilmek sevindirecekti. Çok da ağlayacaktı muhtemelen. Küçücük bedeninin bu heyecanı kaldırmayıp düşüp kalmasından korktuğum için tembihleyip göndermiştim onu. O kendi başına rahatça duygularını yaşarken, alışverişi kendim halledecektim. Serbey iyice sıkılmadan hızlıca birşeyler seçtim. Sadece kıyafet yoktu. Şahane oyuncaklar da vardı. Taşıyabileceğimiz boyutta şeyler almaya dikkat ederek kasanın yolunu tuttum. Elim kolum oyuncak kutularıyla dolmuştu. Önümü görmeden yürümeye çalırken Serbey imdadıma yetişti.
-"Bunların hepsi çocuklara mı? Yoksa çaktırmadan araya kendin için birşeyler de sıkıştırdın mı??" diye sordu.
İşin kötüsü bilmişti. Karargahta kapalı kaldığımızda, beraber oynarız diye muhteşem bir kutu oyunu almıştım.
Hepsinin paketlemeleri ayrı ayrı yapıldı. Çok da güzel süslendi. Ayrı ayrı kartlar yazıp koydum paketlerin içlerine Serbey'le adımıza... Çok içime sinmişti. Ödemeye sıra geldi. Hepsinin toplam ne kadar ettiğini sordum.
-"328 Pun" dedi kasiyer.
-"Kaç Pun dediniz kaç PUN???" Ufak çaplı bir şok geçiriyordum. Üçüncü Ada'da ortalama 1000 Pun'a ev kiralanıyordu.
Serbey ise gülme krizine girmişti. Kendini tutmaya çalıştıkça daha da çok gülüyordu. Bu kadar komik olan neydi anlamıyordum. O güldükçe sinirim tepeme çıkıyordu.
-"İyi de bu fiyatlar korkunç yani! Birinci Ada'dayız da farkında mı değilim? Tabii sonuçta siz burada çalışansınız, bir kabahatiniz yok. Benim lafım buranın sahibine! Bu etiketleri bastırtmaya utanır insan! Bir şey soracağım; acaba eşimin getirdiği o erkek gömleği mi çok pahalıydı? Yani çok da sevdiğimiz birine almıyoruz onu, gerekirse bırakabiliriz."
Kasiyer tek tek fiyatları kontrol etti.
-"Hayır efendim, dediğiniz gömlek en uygun fiyatlı parçaymış, oyuncaklar pahalı biraz, özellikle de bir kutu oyunu almışsınız. Onun içinde bayağı parça var. Fiyatı en yüksek olan o... Küçük çocuklar için de değil aslında, onu almaktan vazgeçin isterseniz."
Serbey artık anıra anıra gülmeye başlamıştı. Benim de çantamı kafasına geçirmeme iki saniye falan kalmıştı. Pis adam! Zaten nereden geldiği de belli değil! Kasiyere döndüm;
-"Olmaz!!! Onu bırakamam, o benim!!! Yani o benim derken, benim hediye edeceklerimden en sevdiğim o... Neyse n'apalım artık, ödeyeceğim el mahkum milyonlarca PUN'u!!!"
Dışarı çıktığımızda gülmekten yüzü kızarmış, gözleri yaşarmış "Pis Adam", bana bir de şunu sorma cüretini gösterdi;
-"Taksiyle dönecek paramız kaldı mı, yoksa sahile kadar elimizdeki paketlerle yürüyecek miyiz?"
Tam okkalı sözlerime başlayacaktım ki biri arkamdan bana seslendi.
-"Luna Hanım!!!"
Netis'ti. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle yanıma koştu. Bir anda boynuma atladı.
-"Mektup için ne kadar teşekkür etsem az... Ailemin geri kalanı da, babamın hayatta ve sağlıklı oluşuna çok sevinecek! Ne zamandır korku içindeydik. Aklımıza çok kötü ihtimaller geliyordu. Bu arada, komutana da teşekkürlerimi iletebilir misiniz???"
-"Tabii ki" dedim ve dayanamayarak ekledim;
"Sen de kendine dikkat et Netis. Bir süre sonra ortalık biraz karışabilir. Birileri, bir yerlerde, babanı da sizlere kavuşturabilecek bazı hamlelere hazırlanıyor olabilir."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
5 ADA
FantasyZamanı ve mekanı belli olmayan bir hikayedesiniz. Ülkeler artık yaşanmaz halde, çözüm taşınılan adalar mı, yoksa durum orada da aynı mı? İnsan gittiği her yere aynı adaletsiz düzeni mi götürüyor? Peki ya bu şartlarda birbirini sevebilmek mümkün mü...
