Kamo bana doğru yürüdü. Elinde kocaman bir silah tutuyordu. Dışarıya baktığımda bir grup asker gördüm. Özel korumaları etkisiz hale getirip salonun etrafını sessizce sarmışlardı belli ki...
-"Kimse yerinden kıpırdamasın! Bir süre sonra burada oylama yapılacak. Biz sizin gibi değiliz. Düşman da olsanız geleceğinizle ilgili fikrinizi alacağız. Tabii herhangi bir karşılık vermeye çalışmadığınız sürece... Hem zaten burada sıkışmış durumdayken yapacağınız en küçük yanlış bile büyük bir aptallık olurdu değil mi??"
Son cümlesini dalga geçer gibi gülerek söylemişti. Yanıma yaklaştı. Elini uzattı.
-"Luna, sen dışarı çıkabilirsin. Özgürsün, bitti artık çektiğin çile!"
Ayağa kalkıp koşar adım dışarı çıkacaktım ki, konuşma yapan adam oturduğu yerden bize doğru bağırdı.
-"O kadın hiç bir yere gitmiyor!!!"
-"Ne diyorsun lan sen!?" Kamo benim yerime sormuştu.
-"Bizler güvenliğimizi garanti altına alana kadar hiçbir yere gidemez!"
-"Kim veriyormuş bunun kararını!??" Soru yine Kamo'dandı.
-"Kendi verecek."
Ne diyordu bu adam??? Neden arkama bile bakmadan dışarı çıkıp gitmek varken burada onlarla kalacaktım ki??? Neydi söylemeye çalıştığı şey???
-"Ne demek istiyorsanız söyleyin bir an önce!" dedim sabırsızlıkla.
Salona sessizlik hakim olmuştu. Herkes adamın ne açıklama yapacağını bekliyor gibiydi.
-"Kadınla ilgili bir bilgim var. Kimsenin bilmediği bir bilgi. Kendi duysun ve sonra kararını versin."
Kamo bana döndü. Elinde tuttuğu dev silahtan uzakta durmaya çalışıyordum. Silah öylece masanın üstünde dursaydı da yaklaşmazdım zaten. Kötülüğü çağrıştırıyorlardı bana. İnsafsızlığı...
-"Ne diyor bu herif!?"
-"Bilemiyorum. Yanına gidip öğreneyim bakalım derdi neymiş."
Tüm salonun bakışları üstümdeyken sıkışık masaların arasında kalmış ince boşluklardan yürüyüp yaşlı adamın yanına gittim. Son derece ciddi bir ses tonuyla;
-"Evet. Söyleyin" dedim.
Adam etrafına bakındı. Pantolon askılarını gerip bıraktı. Bir bardak su içip bardağı sesli bir şekilde masaya bıraktı. Hemen sonra tekrar alıp biraz daha içti. Boğazını temizledi. Kumaş peçetesiyle ağzının kenarlarını sildi. Her hareketi aşırı gergindi. Belki de söyleyeceği hiçbir şey yoktu ve uydurabilecek bir mazeret için zaman kazanmaya çalışıyordu. İçim daralmıştı.
-"Bekleyecek miyim daha!?"
Gözlerimin içine baktı. Kulağıma eğildi ve fısıldadı...
Sonrası büyük bir karanlık ve boşluk. Tansiyonum düşmüş ve olduğum yerde bayılmışım. Askerlerle beraber hareket eden sağlık görevlilerinden gelenler olmuş yanıma. Kendime geldiğimde tek başıma loş bir odada uzun bir koltukta yatıyordum. Biraz önce yaşananlar, adamın dedikleri sadece hayal miydi?? Umarım öyleydi. Gerçekse eğer, duyduklarımın ağırlığını kaldıramayıp yeniden bilincimi kaybedebilirdim. Yerimden kalkmak için gücümü toparlamam gerekiyordu fakat yapabildiğim tek şey öylece kıpırdamadan yatmaktı.
Yirmi dakika kadar sonra Komutan girdi kapıdan. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Onu görmek bile iyi gelmiş içimi ısıtmıştı. Tüm sertliğine rağmen, şefkatli bir adam olduğunu biliyordum çünkü...
-"Luna nasılsın?"
-"Siz de mi buradaydınız?" Çok silik çıkmıştı sesim.
-"Evet, artık her yerdeyiz. Şu lanet insanlardan da kurtulursak her şey yoluna girmiş olacak."
Duraksadı. Eliyle bileğimi yakaladı. Parmaklarını bastırdı. Bekledi. Nabzımın kaç olduğunu sayıyordu.
-"O adam ne dedi sana?"
Sorusunu duymazlıktan geldim. Kendi sorularım vardı.
-"Ne seçenekler sunuldu onlara?" Konuşurken zorlanıyordum.
-"Yeni bir şey yok. En başından beri tasarladığımız şeyler. Ya burada Dördüncü Ada'dakilerle beraber yaşayacaklar ya Dördüncü Ada'dakilerle yer değiştirecekler ya da..."
-"Ya da?"
-"Defolup gidecekler!"
Şaşırmıştım.
-"Nereye gidecekler?"
-"Yanlarına temel ihtiyaçlarını alarak denize açılacaklar."
-"Bilinmeze doğru mu??"
-"Bilinmeze doğru..."
Ben onların yerinde olsam hangi seçeneği seçerdim acaba? Hepsi birbirinden berbat gibi duruyordu. Tam da layık oldukları gibi.
-"Ada halkları ne yaptı? Ne tepki verdi yaşananlara??"
-"İnsanlar onları yöneten kimlerse, onlara biat etmeye eğilimli biliyorsun. Hepsi çok mutlu. Hepsi bizim gelmemizi bekliyormuş meğerse. Yöneticilere hayranlık duydukları dönemi çabuk unuttular anlayacağın."
Sorularım peş peşe geliyordu. Üç gün boyunca hiç durmadan merak ettiklerimi sıralayabilirdim tüm halsizliğime rağmen.
-"Beşinci Ada'dakilere ne oldu peki?? Dördüncü Ada'da kampta saklananlara??"
-"Beşinci Ada'ya iniş yaptığımızda..."
Durdu. Anlatıp anlatmamak arasında gidip geliyordu.
-"Fazla hayatta kalan yoktu Luna... Fazla olan maalesef bedenlerden geriye kalmış kemiklerdi... Ada temizliğini organize etmek uzun ve yorucu oldu bizim için. Her yerinde dezenfekte çalışmaları yapıldı. Otuz kişi kadar sağ bulduk ve hastanelere kaldırdık. Tedavi sonrası, benim görevimden önce suçsuz yere oraya atılanlar evlerine gönderilecekler tabii hayata tutunabilirlerse... Gerçek suçlular içinse aynı dış dünyadaki gibi bir hapishane inşa ediyoruz. Burada olacak. Beşinci Ada boş kalacak bundan sonra... Yeşillendirilip doğanın şefkatli ellerine bırakılacak. Kamptakiler ise..."
Gözlerime bakarak sıcacık gülümsedi. Beni mutlu edeceğinden emin olduğu birşeyler söyleyecek gibiydi.
-"Hepsi geri döndü evlerine... Bekleyenlerine kavuştular."
Aklıma, hiçbir bekleyeni olmayan Deryin geldi. Hüzün peşimi bırakmıyordu.
-"Kalkayım ben artık" dedim.
Gözlerini kuşkuyla üzerimde gezdirdi. Yapabileceğimden emin değildi. Ben de emin değildim.
-"Nabzın normal ama rengin fazla soluk. Bilemiyorum."
-"Elimi tutar mısınız?"
-"Tabii ki... Ağırlığını bana ver. Hızlı hareket etme."
Ayağa kalkmıştım. Küçük küçük yürüyerek odadan çıktım. Personelin dinlenme odasına almışlar beni. Birkaç adım sonra salondaydım. Kimse yoktu.
-"Herkes nerede?"
-"Dışarıdalar. Birbirlerinden ayrık şekilde diktik ayağa hepsini. Salonda çok sıkışıklardı. Bu şekilde aralarında konuşmaları da imkansız. Bir sürü asker var başlarında. Soğuk hava da kafalarını çalıştırır. Hata yapmaya kalkmazlar."
Onları görebilmek için dev pencerelerin yanına doğru yürümeye başladım. Komutan hızlı adımlarla dışarıya, yanlarına doğru gitti. Askerler yüzlerce "Eski" yöneticinin çevresini sarmıştı ama asıl emirleri komutandan alacaklardı. Kendi başlarına hareket edemezlerdi. Ayakta dikilmiş ve üşümüş insan topluluğuna baktım şöyle bir... Yüzlerini inceledim. Kalabalık oldukları için sadece ön sıradakileri görebiliyordum. Ne garip! İyi insanlar olsalar şu an onlar için üzüntüden ölüyor olurdum. Kötü tarafı seçtikleri için otomatik olarak yapılabilecek bir empati de kalmıyordu!
-"LUNA!!!"
Uzun süredir düşünmemeye çalıştığım biri vardı. Düşünürsem içimin parçalandığı, ellerimin titrediği, gözlerimin yaşardığı biri ve evet, o gelmişti. Buradaydı.
-"LUNA!!! BAK BANA LUNA, LÜTFEN!!!"
Arkama döndüm.
-"Serbey..."
Bana doğru koştu. Sarılıp ayaklarımı yerden kesti. Öpüyordu. Kokumu derin derin içine çekiyordu. Saçlarımı okşuyordu. Turuncu saçlarımı...
-"Luna... Neyin var??? Benim... Buradayım işte! Geldim sevgilim!"
Tekrar kucakladı. Öyle sıkı sarılıyordu ki, benimle tamamen bütünleşmek istiyor gibiydi.
-"Seni öyle özledim ki!! Perişan oldum."
Gerçekten de perişan gözüküyordu. Çalılıkların arasından çıktığı zamanki gibi... Hatta daha da kötü... Saçı sakalı uzamış ve birbirine karışmıştı. Üstelik simsiyah değildi artık. Gözlerinin altları mosmor çukurlara dönüşmüş, alnındaki kırışıklıklar artmıştı. Kilo vermişti. Cildi kurumuş gibiydi. Resmen yaşlanmıştı. On yıl kadar... Hala çok yakışıklıydı ama...
-"Saçlarımı turuncuya boyadılar."
Başımı göğsüne yasladım. Ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Konuşamayacak kadar, nefes almakta güçlük çekecek kadar...
-"Bebeğim benim! Tamam... Geçti. Bak ben buradayım. Seni sonsuza kadar bırakmayacağım artık! Beraber yaşlanacağız. İstediğin oyunları oynayıp sevdiğin yemekleri yiyeceğiz! Dördüncü dilim keke yine izin vermem ama!"
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Burnumu öptü. Gözlerimi öptü. Bana doyamıyor gibiydi. Sol elimi tutup kaldırdı. Parmak izi dövmesinin olduğu yeri sevdi. Tekrar saçımın kokusunu içine çekti. Sonra söylediğim şey aklına gelmiş olacak ki;
-"Haklısın, berbat bir renge boyanmış güzelim saçların ama ne var biliyor musun? Her halinle güzelsin sen! Hem güzel olmasan ne olur?! Ben dışını çoktan geçtim Luna, biz birbirimize nüfuz ettik artık... Bir olduk. En kötü halinle bile dünyanın en güzel kadınısın benim için! Ayrıca sen bir de bana bak! Ne hale geldim! Dede gibi oldum resmen! Gencecik adamdım ben!" dedi.
Gülümsedim. Söylediklerine değildi aslında bu gülümseme... Ona can gelmişti beni görünce. En sevdiğim şeydi bu. Beni gördüğü zaman mutlu olması, gözlerinin parlaması, yüzünün aptal bir şekilde gülmesi... Bu kadar zaman sonra, onca zorluktan sonra, yine duyguları aynı olan bir Serbey karşımdaydı. Beni gerçekten seven o adam karşımdaydı.
-"Serbey, Luna!" diye bağırdı Komutan arkamızdan. "Birbirinizi bulmuşsunuz ne güzel! Sen yokken fena dağıtmıştı kendini, hızlıca toparlar artık."
Belli ki konuşması bitmemişti. Biz de araya girmedik.
-"Oylama bitti. Boş oy kullanmışlar. Bize karşı hala ayakta olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Madem onların tutumları bu, bizim de iyi niyetimiz burada noktalandı. Kararı biz vereceğiz."
-"Siz nasıl isterseniz" dedi Serbey.
-"Onları donmasınlar diye salonun içine alacağız yine. Askerler başlarında nöbet tutarken ana ekibi toplayıp biz kendi aramızda bir oylama yapalım. Karargaha geçebilirsiniz."
Komutan dönüp gitti. Koca salonda ikimiz kalmıştık yine. Serbey elimden tutup ana kapının oraya doğru götürdü beni. O kapının dışına çıktı bense salonun içinde kaldım.
-"Sevgilim, gel hadi önden geçelim biz karargaha." Çok hevesliydi. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Alnındaki kırışıklıklar bile azalmıştı sanki. Sevdiğim yüz hatları her ne kadar uzamış sakalının arkasında kalsa da, hala belli oluyordu. Çok seviyordum onu. Çok aşıktım. Tüm benliğimle onunla beraber gitmek, buradan uzaklaşmak istiyordum.
-"Gelemem maalesef."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
5 ADA
ФэнтезиZamanı ve mekanı belli olmayan bir hikayedesiniz. Ülkeler artık yaşanmaz halde, çözüm taşınılan adalar mı, yoksa durum orada da aynı mı? İnsan gittiği her yere aynı adaletsiz düzeni mi götürüyor? Peki ya bu şartlarda birbirini sevebilmek mümkün mü...
