Royve Andorit'in naaşı, Harpat'tan gelen iki askere teslim edilerek ülkesine gönderildi. Onu Zoki'deki Egjol Triyanon'un yanına defnettiler. Sarkhrist'te tüm bilinmezlikleri göze alarak yola çıkan üç arkadaştan geriye şimdi sadece Löfer kalmıştı. Aylar öncesinde eşi Esser'i kaybetmiş olan Löfer, bir süre bunalıma girip kendini her şeyden soyutlamıştı. Onu uyandıran ve hayata döndüren olay ise Royve'nin ölüm haberini alması oldu. O gün sokakta bir ruh gibi dolandığı sırada esnafın kendi arasında konuşmasını duymuş ve gidip: ''Demin birisinin öldüğünden söz ettiniz. Kimdi, tekrar söyler misiniz?'' dedi. Adam karşısında ordu komutanını görünce üstüne başına çeki düzen verdi. ''Evet efendim. Royve Andorit'in Otonas'taki turnuvada öldürüldüğünü konuşuyorduk da. Sizin haberiniz vardır herhalde.'' Löfer beyninden vurulmuşa döndü. Sendeledi ve eliyle başını tuttu. Yüzündeki damarlar belli oluyordu. ''Kim yaptı bunu?'' diye sordu. Adam: ''Ulu kurt Ottasur efendim.'' dedi. Löfer sinirlendi. ''Ulu kurtmuş! Ne ulu kurtu? Ondan olsa olsa çakal olur. Kendi ırkını savaş meydanında ortada bırakarak kaçıp giden bir sünepe o. Bir daha Ottasur hakkında ulu kurt dendiğini duymayacağım. Anlaşıldı mı?'' Evet, efendim diyerek karşılık verdi adam. Esnaf Löfer'in ardından kendi arasında fısır fısır konuşmaya başlamıştı. ''İyi bari, ne konuşacağımıza da bürokratlar karar verir oldu.'' diyerek Löfer'in sözünü eleştiriyorlardı. Aslında Triyanonlu komutan bu sözleri söyleyecek biri değildi. Sadece eşinden sonra Royve'nin de kaybı onu haylice kederlendirmişti. Cenazesinde de bulundu arkadaşının bu haliyle. Herkes oradan uzaklaştıktan sonra Egjol ve Royve'nin mezarlarına çiçek bıraktı ve gözyaşı döktü. Sonra seneler öncesinde ona sorgusuz sualsiz inanarak her şeyi göze alan arkadaşlarına sessizce veda etti.
Malyen'in doğusunda bunlar olup biterken batıda bugün yarı finalin ikinci maçı vardı. Herkes kapılardan kimin çıkacağını merakla bekliyordu. Seyircilerin sayısı bir önceki maça göre daha düşüktü. Çünkü en son, Royve'nin ölümüyle doğulu izleyicilerin turnuvaya ilgisi azalmıştı. Bugün daha çok kuzeydeki Uzun Vadi'den gelenler ağırlıktaydı. Kapıdan gelenlerden biri özgür halktan olacaktı ve bu kuzeylileri coşturmuştu.
İlk kapı yavaşça açıldı. Gölgeler içinden önce büyük bir ayak belirdi ve sonra genç dev kendini gösterdi. Bu Turk'tu. En son güney topraklarındaki savaşta, lideri Rulyen'i kaybettikten sonra Tores Dağları'na kaçmış ve orada kimselere görünmeden uzun bir süre yaşamıştı. Ardından Washen Kapısı'na yaklaşmadan Oksopelt Dağları'na ilerledi. Normalde hiç kimse (elbette bahsettiğimiz bir ejderha veya havadan uçabilen bir canlı değil) Otonas'a güneyden girmek için Oksopelt'i kullanmazdı. Çünkü bu arazi bir canlının yaşam fonksiyonlarını karşılamak için yetersizdir. Üzerinde yalnızca çok az bölümde ağaç vardır. Yine insanlar, yuraklar veya devlerin yaşamaması hasebiyle tarım ürünü yoktur. Suyun oluşturduğu göl veya ırmak sayısı olarak adlandırabileceğimiz tek yer daha çok Ceks Çayırlığı'na yakın yerlerdeki kayanın içinden çıkan Morgonin Irmağı'dır. Bu ırmak Turk'un da hayatta kalması için en büyük etken olmuştur. Morgonin'in suyu temiz ve içilebilecek düzeydedir. Yılın büyük zamanları kar suyu ile beslenir. Etrafından insanın geçmiyor olması da kirlenmemesi için önemli bir nedendir. İşte Turk'ta bu sudan, kilometrelerce yolun verdiği yorgunluk ile kana kana içmiş ve kaldığı yerden yürüyüşüne devam etmişti. Ceks Çayırlığı'na geldiğinde ise bitkin halde olan dev, Titanus'un devriye görevlileri tarafından yakalanıp Otonas'a teslim edildi. Ursula onu zorla konuşturunca yolculuğunu anlattı. Ama Quatra'da Hazorluların safına geçtiğinden ve güneyde Nauselom ile savaşından bahsetmedi. Ursula'nın, Quatra isyanını bastırmak için gönderdiği devler arasındaydı Turk. Kralın başyaveri Orfos onu görünce tanıdı. Ursula'ya dönerek: ''Efendim ben Kayıp Diyarlar'da Bohan ile konuşurken bu dev Otonas'a biat etmek istemediğini söylemiş ve diğer devleri galeyana getirmişti. Büyük ihtimalle yolculuğu boyunca düşmana çalıştı. Yine de karar sizin.'' dedi. Ursula: ''Demek ki kuyruğunu sıkıştırdın ve dönüp dolaşıp yine sahibine geldin öylemi?'' dedi. Bu sözler Turk'un gururunu incitmişti. ''Senin emrine girmek için gelmedim bunca yolu. Siz insanlardan emir almam ben, bunu yanındaki adama da söylemiştim o zaman. Kararım asla değişmez.''
Ursula sesli bir kahkaha attı. ''Elleri kolları bağlı, yaşama şansı sadece benim elimde olan devin söylediklerine bakın hele! İstesem seni kendime biat ettiririm emin ol. Senin gibilerini çok gördüm ben. Ama hepsi işkencelerimizden sonra köleliği isyana tercih etti. Aklımda farklı bir şey var. Bu sene Malyen'deki düello turnuvalarından sadece Otonas'takine katılım olacak. Ve elbette tek olmasıyla birlikte aynı zamanda gösterişli de olması gerekiyor. Orada bir devin mücadele edecek olması seyircilerin ilgisini çekecektir.'' Turk bunu kabul etmişti. Böylece hayatında ilk defa insan düzeninin bir parçası olmuştu.
Şimdi ikinci kapı açılacaktı. Ursula, yanında oturan Orfos'a dönerek: ''Bu kapıdan çıkacak savaşçıya yazık olacak. Baksana bu dev tek başına bir orduya bedel.'' dedi. Orfos cevap verdi: ''Efendim o hiç belli olmaz. Malyen'in ücra köşelerinde öyle savaşçılar var ki sizi bugün şaşırtabilirler. Biz turnuva ilanlarını her yere dağıttık. Eminim, bu deve layık bir rakip çıkacaktır.''
Kapı açılmaya devam etti. İçeriye vuran ışıktan sadece zırhlar seçilebiliyordu. Ama gelecek kişinin cüsseli olduğu belliydi. Yoksa bu da mı devdi? Herkesin meraklı bakışları saniyeler sonra yerini hayretlere bıraktı. Hayır, bu bir insandı. Ama iri vücudu neredeyse karşısındaki devi aratmıyordu. Kolları normal iki insanın ki kadar kalın, omuzlarının genişliği ise görülmeye değerdi. Savaşçı ortaya doğru gelince Ursula yukarıdan bağırdı: ''Adın nedir yabancı? Hangi millettensin, kimsin? Senin gibi bir savaşçı daha önce görmedim.'' Kimsenin tanımadığı adam aslancasına kükredi. ''Adımı şimdi söylemeyeceğim. Eğer savaşı kazanabilirsem o zaman öğrenirsiniz.''
Gizemli adam arenadakilerin aklında soru işaretleri oluşmasına sebep olmuştu. Silahların olduğu bölmeye gidip oradan tek taraflı savaş baltasını seçti. Turk ise kendine çivili odun parçası aldı. Devler silah olarak genellikle odun parçalarını tercih ederdi. Tek tük de olsa arada bunun istisnaları da görülürdü. Mesela 1230 yılındaki Quatra çıkarmasında Sadiser'de boğularak yüz doksan iki yaşında ölen Bohan, savaşlarda büyükçe kılıçlar kullanırdı.
Kimliği belli olmayan savaşçı baltayı ustalıkla çeviriyordu. Bu silahı kullanmakta mahir olduğu her halinden belliydi. Turk daha sabredemedi. Koşarak elindeki odunla rakibine hamle yaptı. Ama daha ilk hareketinde gardını düşürmüştü. Tanınmayan savaşçı sol eliyle kalkanını yukarı doğru uzattı ve sağ eliyle tuttuğu balta ile Turk'un sol bacağına derin bir kesik açtı. Turk afallamıştı. Nasıl olur da bir deve karşı böylesine cesur ve atak savaşabilirdi. Devlerle karşılaşan insanlar genelde rakiplerinin zayıf yönlerini kollar ve bu da ortalama iki, üç dakika sürerdi. Turk'un rakibi ise beklenilmeyeni yapmıştı. Dev, şimdi bacağından akan kanın sızısını en derinden hissedebiliyordu. Düşmanının hareketlerine karşılık verirken sağ bacağının üzerine yumuluyor, sol bacağı ise sendeliyordu.
Kanın kokusunu alan akbabalar havada uçuşmaya başladı. Tanınmayan savaşçı artık son darbeyi vurma vaktinin geldiğini anladı. Turk'un boşluğundan yararlanıp devin sağlam bacağının üzerine bastı ve onun arkasına geçti. Güçlü kollarıyla tuttuğu baltanın sapıyla Turk'un boğazını sardı. Dakikalardır kan kaybeden devin boynunu güçlü bir hareketle kırdı. Arenada çıt çıkmıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
ON HANEDAN
FantasyON HANEDAN On Hanedan, bir Türk fantastik kurgu romanı. Yerli yazarlarımızın ısrarla uzak durduğu bu tür, aslında okuyucuyu daima diğerlerine göre daha çok cezbetmiş ve merak uyandırmıştır. Kitap uyarlaması fantastik filmlerin aldığı ilgi ve teveccü...
