Acı içinde ayağa kalkmaya çalıştı Toras. Tepeden aşağı düşerken başını sert bir cisme çarpmıştı. Ama aynı zamanda yine düşerken dallara sürtünmesi sayesinde ölümcül bir yara almamıştı. Yavaşça doğruldu. Başı zonkluyordu. Üzerinde aylarca süren yorgunluğu hissetti aniden. İçinden sadece yatıp uzanmak geçti. Hem ölürsem bile uykuda olur bu, diye düşündü. Kendini tekrardan yere saldı. Gökyüzünden gelen yağmurlar adeta onun içindeki tüm yorgunluğu alıp getiriyordu. Yere çarpan damlaların çıkardığı ses onu her zaman mutlu etmişti. Küçük kardeşi Moras'ta yağmurun sesini çok severdi. Sonra Nenya'da... Ama şimdi uyuma vakti değildi. Tüm gücüyle yeniden ayağa doğruldu Toras. Hala hayattaydı ve ulaşması gereken bir hedefi vardı. Eğer bunu başarabilirse çektiği tüm sıkıntılara değecekti.
Öldürdüğü yurak da sadece dört adım ötesinde, boylu boyunca uzanmıştı. O düşerken Toras kadar şanslı değildi. Çünkü Toras onu düşmeden önce havaya doğru itmişti ve bu sebeple yere hızlı bir düşüş yapmıştı.
Toras üstündeki tozu toprağı silkelemeye çalıştı önce. Eşyaları tekrardan sırılsıklam olmuştu. Şuan en çok ihtiyacı olan şey eşyalarını kurutabilecek bir makineydi. Kendi kendine: "Keşke Löfer bana tabanca yerine kıyafetlerimi kurutabileceğim bir şey verseydi." dedi. Sonra tabancanın onu hayatta tuttuğunu hatırladı ve bu fikrinden pişman oldu.
Çantasını aradı gözleri. Biraz yukarıda, yamaçtaki dikenlere saplanıp kalmıştı. Uzanıp aldı çantasını. İçini açtı ve eksik bir şeyin olup olmadığını kontrol etti. Çantanın gözünde hala çok sevdiği ligar ekmekleri duruyordu. Biraz nemlenmişlerdi ama olsun. Şuan ki durumda bunlardan daha iyisini yiyecek olarak bulamazdı. Dört-beş ısırık sonra ligarları yerine koydu.
Acilen sığınacak bir yer bulmalıydı. Kafasını kaldırıp etrafa baktı. Karşıdan gelen kandil ışıkları sisin içinden süzülüp Toras'a kadar ulaşıyordu. Sonra gördüğü kandile doğru yavaşça yürümeye başladı. Yağmur devam ediyordu. Üstü başı sırılsıklam olmuştu. Barakanın bulunduğu yere doğru yaklaştı. Etraf yeterince ıssızdı. Tahta köprüden geçerken sanki kopacakmışçasına gıcırtılar geliyordu. Onun dışında çevre düzenli gibiydi. Birkaç çam, evin etrafında bulunuyordu. Geldiği yerlerin aksine burada çöp yoktu. Hatta kapının önünde çöp kutusu dahi vardı ki bu tüm yurak evlerinde rastlanabilecek bir durum değildi.
Toras, burasının her ne kadar ıssız bir yer de olsa içinde yaşayanın makul yuraklar olduğunu tahmin etti. Olmasa da başka çaresi yoktu. Kapıyı çaldı ve beklemeye başladı. Kimse açmamıştı. Tekrar denedi. Bu sefer kapıyı Toras'tan boy olarak kırk santim daha kısa bir yurak açtı. Normal bir tonla Toras'a: ''Ushillo norenum.'' dedi. Toras denilenleri anlamamıştı. Yüksek sesle: ''Dediklerini anlamadım. Bir barınağa ihtiyacım var. Sırılsıklam oldum ve yaralıyım. Lütfen bana yardım et!'' dedi. Yurak her ne kadar ortak lisanı bilmese de Toras'ın halindeki mağduriyetten durumu anlamıştı. Eliyle Toras'ı içeri davet etti.
Toras bu iyi görünümlü yurakı sevmişti ama yine de temkinli davranıyordu. Yavaş adımlarla içeri girdi. Salon yeterince genişti ama yüksekliği insanların evine göre daha alçaktı. Genel itibariyle yuraklar kısa boylu canlılardır. Yetişkin insan boylarında olanlarına çok nadir rastlanır. Bu yüzden evlerinin yükseltileri fazla değildir. Bunun dışında ev, olabildiğince temiz görünüyordu. Aşağı yukarı normal geliri olan Triyanonların evleri gibiydi. Yerde ise Dalk'takiler gibi oturaklar yerine sadece halılar vardı.
Toras yorgundu ve adeta yere çöküp kaldı. Yurak, Toras'ın yaralı bacağını gördü ve temiz bir bez getirdi. Toras minnet duyan gözlerle baktı yuraka. Dillerin anlatamadığını, gözler içlerindeki ışıklar vasıtasıyla anlatıyordu. Böyle merhametli birine rast geldiği için kendini çok şanslı sayıyordu Toras. Başka türlüsüne rast gelseydi büyük ihtimal şuan onu bıçaklayıp dışarı atardı. Birkaç dakika sonra sesleri merak eden bir çift göz belirdi kapının önünde. Bu bir bebek yuraktı. Gözlerini ovuşturuyor bir yandan da gelen misafire meraklı meraklı bakıyordu. Toras'ın içi, bebek yurağı görünce daha bir ısındı. Ona Triyanonca: ''Gijjeyken.'' yani, gel yanıma dedi. Anlamadığını fark edince ortak lisanda çağırdı bu sefer. Ama ufaklık sadece şaşkın gözlerle Toras'a bakınmakla yetindi. Ayakları çıplaktı ve ayak parmakları minnacıktı. Bunun dışında sağlıklı bir görünüşü vardı. Yanakları dolgun, göz akı ise bembeyazdı. Burnu küçük, kulakları ovaldı. Kirpikleri ise siyah ve uzundu.
Bebek yuraklar, insan yavruları gibi değildi. Erken yürümeye başlar ve erken konuşurlardı. Zaten yine erken ölen yuraklar böylece hayata daha erken atılıp zaman kazanıyorlardı. Toras bu sevimli yaratığı görünce yüzü güldü. Galiba büyük olanda onun babasıydı. Bir de annesi olmalıydı ama onu hiç görmemişti. "Belki de rahatsızlık verdim bu yuraklara." diye geçirdi içinden. Büyük yurak hemen koşarak küçüğü odasına götürdü. Bebek yurakın, Toras'ı rahatsız ettiğini düşünmüştü.
Triyanonlunun içinde bu yuraklara karşı anlam veremediği bir güven yeşermişti. Bebek yurakı içeri getiren baba yurak biraz sonra elinde bir bardak çayla geldi. ''Fhelis.'' diyerek bardağı Toras'a uzattı. Toras bu hareketten çok memnun olmuştu. Çok teşekkür ederim, dedi. Ocağın karşısında sıcak çayını yudumlamaya başladı.
Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Toras düşüncelere dalmıştı. Bir kardeşini kaybetmişti ama yaşayan iki kardeşi daha vardı. Koras ve Nenya. Bir de yine uzun zamandır haber alamadığı ve ölüp ölmediğine dair bir bilgisi olmadığı halası Tepya vardı elbette. Evet, onları bulmalıydı. Kararlı gözlerle pencereden dışarıyı seyrediyordu.
Yuraklar yarım saat sonra uykuya dalmıştı. Toras'ta bundan yararlanarak ıslak kıyafetlerini çıkarıp sobanın önündeki tele astı. Cebini yokladı ve silahının olmadığını fark etti. Büyük ihtimalle tepeden yuvarlanırken kaybetmişti. Yine de haline şükretti Toras. Sonra bir an içeri çamurlu ayakkabılarıyla girdiğini hatırlayınca: "Hay aksi!" diyerek irkildi. Hemen onları çıkardı. İçlerindeki suyu sobanın yanındaki kovaya döktü. Çorapları da sırılsıklamdı. Hemen onları da kıyafetlerinin yanına astı. Ayakkabılarını, ıslattığı mendille güzelce silerek çamurdan arındırdı ve içlerini açarak sobanın yanına koydu. Tam her şeyi yoluna koyduğunu düşünüp uzanacak iken: "Hayır, yerleri silmeyi unuttum!" diyerek yeniden doğruldu. Toras hemen etrafı kolaçan etmeye koyuldu. Sonunda lavabonun kenarında gördüğü manzara karşısında gülümsedi. Yuraklar kendi çaplarınca yamuk yumuk bir paspas yapmışlardı. Onu eline aldı Triyanonlu ve yerdeki çamurlu yerleri güzelce sildi.
Bir ara ocağın yanındaki kutuya takılıp kaldı. Merak etmişti. Kutunun şekli onu adeta cezbediyordu. Etrafına baktı ve kimsenin onu izlemediğine emin oldu. Yavaşça kutunun kapağını açtı. İçinde bir sürü mektup vardı. Yuraklar, Kraliyet Surları'nın kuzeyindeki alanlarda dolaşır ve bilgi toplardı. Bazıları ise askerlere saldırır, sahip oldukları değerli nesneleri alırlardı.
Teker teker mektupları alıp okumaya başladı Toras. Hepsinin üzerinde tarihler yazıyordu. Toras kendi kendine: ''Bu yurak, ortak lisanı bilmiyor ki neden toplamış bunları?'' dedi. Okumaya devam etti. Son bir mektup kalmıştı. Tarihine baktı 12 Ekim 1229'da yazılmıştı. Yani iki gün önce. Mektup -Otonas tahtının sahibi Ursula'dan, Titanus kralı Vurkos'a- diye başlıyordu. Okudukça kaşlarını çatıyor, yüzünü tedirgin bir hal alıyordu. Evet, bu bir savaş emriydi. Ursula, Titanus'taki Noraşak hanedanına kendi adına savaşmayı emretmişti. Savaşılmasını istediği yer ise tam da Toras'ın bulunduğu Kayıp Diyarlar'dı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
ON HANEDAN
FantasyON HANEDAN On Hanedan, bir Türk fantastik kurgu romanı. Yerli yazarlarımızın ısrarla uzak durduğu bu tür, aslında okuyucuyu daima diğerlerine göre daha çok cezbetmiş ve merak uyandırmıştır. Kitap uyarlaması fantastik filmlerin aldığı ilgi ve teveccü...
