9.KISIM,1.BÖLÜM-PLAN

122 65 0
                                        

Toras, omuzlarında kilometrelerce yolun yorgunluğunu ve hayal kırıklığını taşıyordu. Tükenmişlik sendromu çehresini sarıp sarmalamıştı. İki gündür Denitles'ten çıkamamıştı. Aklında hep ejderhanın o sözleri dolanıp duruyordu. Uzun süredir ayakta tuttuğu umutlarının katili o birkaç cümle... Oysaki Toras hiç böyle bir sonla karşılaşacağını tahmin etmemişti. Önünde hep iki seçenek vardı Triyanonlunun. Ölüm ve özgürlük... Ama ejderha alevleri ile yanıp kül olmak fikri her zaman diğerine göre ağır basmıştı. Zaten eskisi kadar yaşama sevinci de kalmamıştı içinde. Macerası çok ağır gelmişti ona. Eğer sonucunda başarılı olacaksa tek sevinç kaynağı, Malyen'e özgürlük kazandırabilmek olacaktı. Peki şimdi elinde avucunda kalanlar neydi? Koca bir hiç!

Geceleri küçük bir mağarada kalıyordu. Yanına aldığı besinler onu ihtiyatlı kullandığı takdirde on beş gün kadar idare edebilirdi. Eğer çok zor durumda kalırsa ejderha topraklarında bolca yetişen ve eski insanlar tarafından ejder meyvesi olarak adlandırılan yollenlerden yiyecekti.

Yollen, üzeri kahverengi tüylü yapıdan oluşan içi ise elma kıtırlığında bir meyveydi. Ejderhalar bu meyveden yemezlerdi ama senelerdir ismi burayla özdeşleştiği için yollenlere zarar da vermezler, onları korurlardı. Bu meyve yetişkin bir insanı saatlerce tok tutabilirdi. İçinde güçlü protein ve vitaminler vardı. Ama vücut direnci zayıf canlılarda yan etkilerde gösterebilirdi. Çünkü doping benzeri yapısı bazı yaşayanlara akıl almaz şeyler yaptırmış, bunun sonucunda ise aşırı yorgunluktan hayatlarını kaybetmelerine sebep olmuştu. Yediğinde kendini koşarak uçurumdan aşağı atanların bile olduğu Kasdron'daki kitaplarda anlatılır. Adeta ejderhaların gücünün küçücük meyvelere sıkıştırılmış hali gibiydi yollen. Aynı zamanda dayanıklı bir ağaca da sahipti. Bazılarının gövde yarıçapları bir buçuk metre kadardı. Boyları Doğu Malyen'deki Büyük Orman'da bulunan ladinlerden dahi uzundu. O ladinleri hatırlamış olmalısınız değil mi? Hani Moras'ın gladyatörlük turnuvasına giderken geride her şeyi bırakıp yola revan olduğu güzergah üzerinde, karşısına çıkan yapraksız ve dalsız ladinler. İşte yollen ağaçları onlardan bile görkemliydi. Yine Darkos'ta kış aylarında sıcaklık bazen -65 derecelere ulaşırdı. Ona rağmen Malyen'de ayakta kalmayı başarmış olan yollen meyvesi şimdilerde ise çok az insanın görme şansını elde edebildiği, dar bir alanda yetişiyordu. Bunun dışında yollenin bağımlılık yaptığı konusu da ayrı bir parantez açılması gereken konu bence. Örneklendirerek anlatalım. Batı Malyen'de yaşayan, sayıları günümüzde oldukça az olmakla birlikte halen soyları ayakta kalmayı başarmış gezgin devler vardır. Bunlar Kayıp Diyarlar'da yaşamazlar. Zaten orada yaşayan devler tarafından sevilen tipler de değillerdir. Devler, ailelerine çoğunlukla önem veren canlılardır. Onları koruyup kollar, ihtiyaçlarını gidermek için gerekirse kendi canlarından dahi vazgeçerler. Gezgin devler ise aile kavramına karşıdır. Sorumluluk almayı sevmezler. Doğdukları andan itibaren hayatı, çevreyi, doğayı sorgulamaya yönelirler. Bu onların karakteristik özelliğidir. İlk olarak çocuklukta gösterir kendini. Diğer çocuk devler birbirleriyle güreşirken, oyunlar oynarken gezgin devler bunlardan uzak durur. Bir bakıma kendilerini dışlarlar. Velhasıl büyüdüklerinde bazıları Malyen'in daha da batısına doğru yönelmeye başlar. Ölümün kol gezdiği bu topraklara gelmelerinin bir sebebi de yollenlerdir. Bu meyvenin tadına bakan gezgin devler, ölmek pahasına bile yine aynı bölgeye gelme cesaretini gösterebilir. Yine bazı yurakların da yılın belli mevsimlerinde yollen toplamak için ejderhaların yuvalarına yanaştığı bilinir. Kısacası yollenler her ne kadar tatlı ve doyurucu olsa da bağımlılık özelliğinden ötürü sakıncalı meyvelerdir. Çünkü yetiştikleri yer ölümün kol gezdiği topraklardır ve ona duyulan bağımlılık, ateşle dans etme cesaretini gerektirir.

Toras, eğer yiyeceği biterse son şans olarak yollen seçeneğini değerlendirecekti. Peki ya vücudunun sıvı ihtiyacını nasıl karşılayacaktı? Yemek konusunda şimdilik kayda değer bir sıkıntısı yoktu, peki ya su? Ejder topraklarında akan su her daim tehlikelidir. Çünkü eğer suya ejder alevinin içinde bulunan kimyasal karışmışsa bu kısa sürede içeni öldürebilir. Maalesef bu kimyasal, suyun rengini de değiştirmez. Yani onun bir suya karışıp karışmadığını görüntü yoluyla anlayamazsınız. Hafif bir kokusu vardır. Ama kokuyu herkes algılayamaz. Genelde wargların koku duyusu iyi olduğundan bölgedeki suyun güvenilir olup olmadığını onlar anlar. Diğer canlılar için ise canını riske atmaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden insanların bölgedeki sudan uzak durması gerekir.

Toras'ın mataralarındaki su ise çok azalmıştı. Artık buradan en kısa sürede çıkıp gitmek istiyordu. Daha fazla kalırsa açlık veya susuzluktan bitap düşecekti. Hayallerindeki ejderha bile ona olumlu yanıt vermemişti ne de olsa. Kalması için bir nedeni yoktu.

O gece uzun bir uyku çekti Triyanonlu. Derin rüyalar karşıladı onu uykusunda. Kardeşi Moras'ı gördü. Ona uzandı ama Moras elini tutmadı abisinin. Sıktığı avuçlarından kan sızıyordu Moras'ın. Elini araladı ve Toras'a gösterdi avucundakini. Babaları Aryon'un, tüm evlatlarına verdiği kolyeydi bu. Toras, Koras ve Moras'a buğday şeklinde, Nenya için ise manolya figüründe yaptırmıştı Aryon kolyeleri. Moras'ın elinde kendi kolyesi vardı. Buğdayın köşeleri avucunun içine derin kesikler açmıştı. Saniyeler sonra korkuyla rüyasından uyandı Toras. Terlemişti. Uzun zamandır küçük kardeşini rüyasında görmüyordu. Peki şimdi bu rüya ne anlama geliyordu? Moras'ın elindeki kolye ve avuçlarından akan kan... Engelleyemediği felaketin habercisi miydi acaba bu kabus? Az sonra sakinleştiğinde, uzaktan insan seslerinin geldiğini fark etti. İçinden: "Yine mi? Meğer benim dışımda ne çok insan gelmiş buraya. Yalnız kendimin olduğunu zannetmiştim oysaki. Umarım yine alev saçan biriyle karşılaşmam." diye söylendi. Başını kaldırdı. Hemen ayağa doğrulup mağaranın çıkışına yürüdü. Sesin geldiği yeri bulmaya çalışıyordu. Mağaradan çıkar çıkmaz iki kilometre kadar uzağında bulunan, üç yüz kadar Ekselon askerini fark etti. Onların Ekselon olduğunu anlamak zor değildi. Her zamanki vahşet dolu sancaklarını yanlarında getirmişlerdi yine. Bu askerlerin amaçları, doğu halkına gelebilecek her türlü yardıma karşın sadece güvenlik unsuru oluşturmaktı. Toras durdu ve düşündü. Dakikalar sonra aklına bir fikir geldi. Yine içinden: ''Tek çarem bu artık. Benim için ya ölüm, ya da milletimin bağımsızlığı...'' dedi. Usulca yanlarına yaklaşmaya başladı.

Birliğe elli metre kadar mesafeye gelince durdu. Bir tümseğin arkasından gizlice onları kolaçan ediyordu. Başını aniden Anberyon'un yuvasına çevirdi. İki gün önce gördüğü ejderha yumurtası hala oradaydı. Büyük ihtimalle yumurta, Anberyon'un koruması altındaydı ve onu bu yüzden yuvasında barındırıyordu. Öğle vakitleri olduğu için büyük ejderha avlanmaya gitmişti. Toras iki gün boyunca Anberyon'un ne zamanlar ava gidip ne zamanlar döndüğünü analiz etmişti. Ve şimdi gelmesine yarım saat kalmıştı.

Toras planını uygulamak için çabuk hareket etmeliydi. Zamanı gelince Ekselon askerlerinin karşısına çıkıp: ''Hey ahmak sürüleri! Burada ne işiniz var?'' dedi. Askerler derhal sesin geldiği yöne doğru baktılar. ''Sende kimsin?'' diye sordu bir asker. Toras cevap verdi: ''Zamanında öldürdüğünüz Otonas kralının en büyük oğlu Toras'ım.'' Bunu duyan askerler hemen Toras'ın peşine düştüler. Toras yumurtanın olduğu yere doğru gidiyordu. Amacı balistaların atışlarından birini yumurtaya isabet ettirmekti. Ekselon askerleri telaş içinde olduklarından dolayı bu yemi yuttular. Bir balista Toras'ı vurmak niyetiyle ateşlenmiş fakat yumurtanın orta noktasından biraz daha aşağısına saplanmıştı. Saniyeler sonra ise Anberyon gelmiş ve olup biten her şeyi gökyüzünden seyretmişti.

ON HANEDANHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin