9.KISIM,9.BÖLÜM-KARŞILIK

81 57 0
                                        

Averreos'un birlikleri doğu cephesine vardığından beri Triyanon ve Boselyon kayıpları artmıştı. Büyük komutan, güneyde Tulkas Andorit'i öldürüp hemen yanındakilerle kuzeye yönelmişti. Aslında onun için güney cephesi hiç de sorun değildi. Yaşlı bir kral gelmişti Washen Kapıları'nın önüne. Liderleri de ölünce tüm güçlerini kaybederler diye düşünmüştü Averreos. Oysaki hesaba katmadığı yuraklar, çoktan harekete geçmiş ve Kayıp Diyarlardan kilometrelerce ötelerde savaş ateşini yakmışlardı. Büyük ihtimalle Averreos, yurakların geldiğinden haberdar değildi. Yani biz böyle tahmin ediyoruz. Çünkü eğer yurakların savaşa dahil olduğunu bilseydi bu cepheyi hemencecik terk etmez veya burada hatrı sayılır bir ordu bırakırdı. Yuraklar, daha yakın zamanda Hazorluların ordusunu mağlubiyete uğratıp adeta "Rauros'un yenilmez ordusu geri döndü!" mesajını tüm Malyen'e duyurmuşlardı. Bu mesaj yediden yetmişe herkesin kulağına ulaşmıştı. Averreos da dahil buna elbette. Ama gelin görün ki Batı toplumları Occoday'ın nasıl bir yurak olduğunu anlayamamıştı. Zaten babası Rauros gibi Malyen gündeminde konuşulan bir yurak değildi hiçbir zaman. Rauros Yüksek Konsey'de söz sahibi olduğunda Occoday onunla birlikte gitmemişti. Genç yurak toprak, altın, nam, şöhret peşinde değildi. Babası ölene kadar tek derdi onurlu bir yaşam sürmekti. Fakat Rauros'un ölümünden sonra yaşadığı taht mücadelesi ve Malyen'deki gidişatın hiçbir ulus adına iyi olmayacağı fikri onu tarihte fazla rastlamadığımız hikayelere sürükledi. Occoday artık doğu insanlarının davasını savunuyordu. Averreos ise bunu bilmiyordu.

Doğu orduları Teno Gölü'nün dört yüz kilometre kadar batısında ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Askerler gün geçtikçe yoruluyor, erzakları zamanla eriyip gidiyordu. Hatta bazı askerler, ellerinde içecek su kalmadığından dolayı komutanlarının uyarısını unutup Teno Gölü'ndeki sudan içmişti. Buranın suyu tahmin edemeyeceğiniz kadar tuzlu ve kirlidir. Hatta Malyen'de içilebilecek en son su kaynağı diyebiliriz. Eskiden böyle değildi elbette. Ekselonların hakimiyeti kuzeydeki Güven Toprakları'na ulaştığı vakit, savaş gemileri Teno'da cirit atmaya başladı. Gemi yakıtlarının ve askerlerin bu güzel yeri hunharca kirletmesi sonucu bir zamanlar çeşit çeşit deniz canlısının yaşadığı göl; suyu zehir, adeta tabiri caizse bir bataklığa dönmüştü. Teno'nun suyunu içen doğu askerleri, bir zaman sonra mide bulantısı ve yüksek ateşle karşı karşıya kaldılar. İlk başlarda hastalığın bir salgın olduğu fikri ortaya atıldı. Ama sonrasında her şeyin sebebinin göldeki su olduğu anlaşıldı. Ne yazık ki sudan içen askerlerin hepsi çok geçmeden öldü.

Burada bir not düşmemiz gerekiyor. Yukarda belirttiğimiz: "Teno, Malyen'de içilebilir en son su kaynağıdır." cümlesini kurma sebebimiz şudur. Bizim bilgimiz dahilinde olan yerler, en doğuda Kara Orman ve en batıda ejderhaların bulunduğu Kayıp Diyarlar yani diğer adıyla Darkos'tur. Darkos'tan ötesinde herhangi bir gölün olmadığı Kasdron'daki kitaplarda yazar. Anlatılanlar binlerce yıl eskiye dayanır ve bizzat oraya gitmiş, görmüş ve ejderhalar ile ilgili hikayeleri olan kişilerin söylemlerine dayanarak yazılmıştır. Ama gel gelelim ki Kara Orman'dan daha ötesini bilemiyoruz. Oralarda çeşitli göllerin olduğu Corkis halkının bir rivayetidir. Uzun zamandır bölgeye kimsenin gitmeye cesaret edemeyişi, bizleri Kara Orman'da neler olup bittiğine dair bilgisiz bırakıyor maalesef. En son Ekselonlardan bir grubun ormanlara girdiğini ve yeşil ejderha Aktesil'in gazabına uğradıkları sizlerin de malumudur. O vakitten bu zamana kadar Kara Orman, insanların uzak durduğu mekanların başında geldi. Ormanın derinliklerinde büyük su birikintileri olduğu iddiası ise söylentiden ileriye gidemedi. Hatta sizin kulaklarınıza şu fısıltıyı da söyleyeyim. Kara Orman'ın güneye doğru uzayıp giden büyüklüğünün, bizim bildiğimiz gördüğümüz tüm Malyen topraklarından dahi geniş olduğu söylenenler arasındadır. Gerçeği ise kimse bilmiyor.

Takvimler 11 Ocak 1248'i gösteriyordu. Doğu hanedanlarının ordusunda; on beş bin Triyanon askeri, sekiz bin Boselyon askeri, altmış sekiz tane mancınık ve yedi tane gergedan kalmıştı. Sarkhrist'ten getirilen mühimmat ise Kraliyet Surları'nı geçmek için kullanılmıştı. Zorlu şartlar doğu askerlerinin dört köşesini sarıp sarmalamıştı. Güney cephesinden uzun zamandır haber alınamaması, askerlerin yavaş yavaş moralini bozmaya başladı.

Düşmanın durumu ise kısmen daha iyiydi. Averreos bu noktaya gelmeden önce Poridon şehirlerine uğramış ve takviye kuvvetler edinmişti. Bu sayede doğu halkları daha Talidron'a ulaşamadan önlerinde güçlü bir setle karşılaşmıştı. Ama Averreos'un tek amacı Löfer'i öldürmekti. Çünkü onun işini bitirince planı üzere Kasdron'a gidecek ve isyan çıkaracaktı. Böylece mevcut kralı alaşağı edip yerine o geçecekti.

Son on günde Averreos'un cephede tek başına öldürdüğü adam sayısı yüzü geçmişti. Güçlü fiziği, uzun boyu ve savaş kabiliyeti ona her karşılaştığı asker önünde üstünlük sağlıyordu. Doğu cephesinde birebir yüzleşmediği iki büyük savaşçı vardı. Birisi Löfer diğeri ise Ectais'ti. Ectais'in namını bilmiyordu henüz fakat Triyanon komutanı Löfer'i yenmeyi başarırsa bu onun Malyen'deki bileği bükülmez asker ünvanını bir kez daha pekiştirecekti. Çünkü tarih, her zaman savaşların başındaki isimleri yazmıştı. Esil'i, Angon'u, Aryon'u hatta ve hatta acı şekilde ejderha alevlerinin içine düşerek can veren Tayberyus Triyanon'u... Bu yüzdendir ki Averreos da, tarih denen sonsuz hafıza kitabına ismini yazdırmak için akla hayale gelmeyen oyunlar peşindeydi. Belki de Ursula'nın düzenlediği turnuvaya tesadüfen katılmamıştı. Belki de Averreos'un amacı, başından beri Otonas kralının gözüne girmekti. Belki de...

O gün iki taraf da beyaz bayrak çekmişti. Çünkü güneş tüm şiddeti ile yeri ısıtıyor ve tarafların erzakları da gün geçtikçe azalıyordu. Löfer çadırına çekilip bir iki saat kadar kestirmişti. Ama uykusunda hiç de rahat değildi. Rüyasında kardeşi gibi sevdiği Moras'ı görmüştü yine. Löfer ona sıkıca sarıldığında, Moras'ın sırtından akan kan ile avuçları kıpkırmızı oluyordu. Sesli şekilde: "Moras!" diye bağırarak uyandı. Uzun zamandır rüyasında arkadaşını görmüyordu. Şimdi nerden gelmişti düşlerine can dostu? Aniden içeri muhafız asker girerek: ''Efendim, size çok mühim bir haberim var!'' dedi. ''Ne oldu asker? Ekselonlar barış anlaşmamıza uymadılar mı yoksa? Nedir bu telaşın?'' dedi Löfer. Muhafız asker, önceden Moras'ın arkadaşı olan ve aşırı derecede Triyanon milliyetçisi biriydi.

''Efendim, kampımıza Nauselom ve yanındaki bir adam giriş yaptı.'' dedi. Löfer söylenenler karşısında afalladı. Yavaşça ayağa kalktı. ''Ne dedin sen? Çabuk söyle bana yerini, nerde o?'' dedi. Asker ve Löfer hızla çadırdan çıkıp yürümeye başladı. Löfer'in burnundan adeta duman yükseliyordu. Çok öfkeliydi. Canı gibi sevdiği dostu Moras'ı yirmi yedi sene önce öldüren adam şimdi onun ayaklarının dibine kadar gelmişti.

Asker Nauselom'u işaret etti. Löfer adımlarını daha da hızlandırdı. Öfkeyle Nauselom'a yaklaşıyordu. Nauselom: ''Efendi Löfer. Ben geçmişte olanlar için gerçekten...'' dedi ve cümlesini bitiremeden yere yığıldı. Löfer, Nauselom'un kalbine belinde taşıdığı hançeri sertçe sokup çıkarmıştı. Bu hali gören Sorata derhal kılıcına davrandı ve Löfer'in boğazına derin bir kesik açtı. Triyanon okçuları iki saniye içinde hazır hale geldi. Sorata'ya nişan alındı ve saldırıya hazır pozisyona geçildi. Havada süzülen oklar o kadar fazlaydı ki neredeyse güneşin ışıkları, okların altını aydınlatamaz olmuştu. Sorata ise gökyüzüne bakıp sadece kollarını gerisingeri açtı. Saniyeler içinde onunda vücudu delik deşik yere yığıldı.

ON HANEDANBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin