Takvimler 14 Ekim 1229'u gösteriyordu. Hava soğuktu ve yağmur yağacak gibiydi. Bunun farkında olan Toras hızlı adımlarla sığınacak bir yer aradı. Etrafta harabe görüntüsü vardı. Belli ki burada daha önce birileri savaşmıştı. Büyük ihtimalle Sadiser'deki zalim korsanlar ile yurakların mücadelesiydi bu. Çünkü kumun üzerinde korsanların paçavraları vardı. Bir de onların leş kokulu kıyafetleri...
Toras, kıyıya vurduğunda uzun süre Ohogus'u aradı. Denizin üzerinde sürekli ceset izi gözledi. Ama zamanla ihtiyarın öldüğünü kabullendi. Ve kendince Ohogus'a bir anıt mezar yapmaya karar verdi. Sahilin en güzel yerine, ateş küllerinden Ohogus yazdığı mezar taşını dikti. Altına tarih yazmak istedi ama şuan hangi zamanda olduğunu bilmiyordu. O yüzden ismin altına sadece üç nokta yazmakla yetindi.
Zamanla Toras acıkmaya başladı. Ayrıca çok yorulmuştu. Kıyafetleri gündüz güneşi ile kurumuştu ama üzerindeki kir pas çıkmamıştı. Toras 62 yaşındaydı. Ama bizim dünyamızda büyük görünen bu yaş Malyen'de, özellikle Esil'in soyu için gençlik yaşı olarak düşünülebilirdi. Dedesi Angon Triyanon 363 yaşında, dedesinin babası Perhn Triyanon 373 yaşında ölmüştü. Perhn'in babası Tayberyus Triyanon 78 yaşında ölmüştü ama onun ölüm sebebi yaşlılık değil bir ejderhanın alevleriydi. O yaşında bile, bizim dünyamızdaki birçok gence taş çıkarırdı Tayberyus. Triyanon Hanedanını da Otonas'a ilk taşıyan oydu zaten. Ama başına, Malyen'de yaşayan hiçbir mahlukatın arzu etmeyeceği talihsiz bir olay gelmişti. Bazı kitaplar bu avcı ejderhanın bizzat Tayberyus'u öldürmek için oralara kadar geldiğini rivayet eder. Yine kitaplar, ejderhanın boyutlarını da anlatır ki küçük bir ejderha olduğu net bir dille ifade edilir. Çünkü Tayberyus yanarken oradan kaçıp uzaklaşan ve gördüklerini tarihçilere anlatan görgü tanıkları vardı. Bu boyutlarda ki ejderhalar Malyen'in tarihini değiştiren böylesine önemli işleri asla kendi kararları doğrultusunda icraate geçirmezdi. Ona emir veren ise elbette kendi ırkındandı ama ismini bilemiyoruz maalesef. Bunların dışında Toras'ın en büyük dedesi yani Triyanonların ilki olan Esil Triyanon ise 271 yaşında ölmüştü. Onunla ilgili de ağır hastalıklarından dolayı öldüğü anlatılır. Diğer Triyanon soylarının da en az bu kadar uzun ömürlü olduğunu savunabiliriz. Mesela Löfer'in dedesinin annesi 400 lü yaşlarda vefat etmiş. Gblot'un dedesinin de yine 248 yaşında öldüğünü kabul edersek tezimizi kanıtlayan yeterli delili ortaya dökmüş oluruz.
Toras, yorgunluğunu üzerinden biraz daha atabilmek için ateş yakmaya karar verdi. Hava kapalıydı o yüzden kendine ağaçların olduğu bir yeri seçti. Etraftaki hayvanlar dahi havadan tedirgin olmaya başlamış, peşi sıra koşuşturuyorlardı. Toras çantasından ıslanmış çakmak taşlarını çıkardı. Bunları Büyük Orman'dan getirmişti ve yeterince işlevsel görünüyordu. Yanı bucağında eline geçen çalıları üst üste istif yaptı önce. Taşların nemliliği gitsin diye kıyafetleri ile bir güzel kuruladı onları ve kılıcını çıkararak taşı önce yavaşça sürttü sonrasında ise hızlandı. Kısa sürede çıkan kıvılcım ile Toras arzu ettiği ateşe kavuştu. Ama daha işi bitmemişti. Bu küçük çalılar ateşi yalnızca kısa süreliğine ayakta tutabilirdi. O yüzden daha çok yakacağa ihtiyacı vardı. Etrafı dikkatlice süzdü Toras. Çevrede yakacak odun benzerini göremedi. Ağaçta kesemezdi çünkü küçük el baltasını Quatra seferinde kaybetmişti. Yapılacak tek şey vardı o da korsanların kıyafetlerini yakmaktı. Toras hızlıca ateşin yanından uzaklaşarak sahil şeridinde boylu boyunca serilmiş korsan kıyafetlerinin yanına gitti. Ama bu nasıl bir koku! Aklından bir an şu soru geçti: ''Bu kıyafetler burada ise cesetler nerede? Belki de ölmemişlerdir sadece eşyalarını bırakıp gitmişlerdir. Savaştıkları düşmana karşı kaybetmiş olmalılar. Ama yine de böylesine kıymetli kıyafetleri neden bırakmışlar ki. Üstelik ağır da değiller. Anlayamıyorum.''
Toras bir eliyle burnunu sıkıca kapattı ve diğer eliyle kıyafetleri toplamaya başladı. Kötü kokuları kıyafetlerine öylesine sinmişti ki resmen giydikleri şeyler, üzerilerindeki tüm pislik ile bütünleşmişti. İyi yanı ise şimdi Toras'ın ısınmasına yarayacaklardı. Daha öncesinde her türlü zalimliği yapan insanları ısıtan kıyafetler, bu sefer merhamet dolu biri için işe yarayacaktı. Bunun dışında etraftaki bayrakları da teker teker topladı Toras. O bayrakların üzerinde bulunan kuru kafa resimleri bugüne kadar katlettikleri masumları simgeliyordu. Toras özellikle bayrakları yakarken derin bir nefes aldı. Belki de bir gün Malyen tüm korsanlardan tamamıyla kurtulabilirdi. Güzel bir umuttu bu.
Toras ısınma ihtiyacını karşıladıktan sonra tekrar yollara revan oldu. Uzun süre aralıksız yürüdü. Yaşama umudunu yitirmeye başladığı dakikalarda gözüne uzakta bulunan bir kandilin ışığı denk geldi. Hemen ayağa kalktı ve hızlıca kandilin bulunduğu kulübeye ilerlemeye başladı. Bir an durdu. Etraftan gelen sesleri dinlemeye başladı. Evet tam da tahmin ettiği gibi birileri tarafından takip ediliyordu. Elini silahına attı. Onu takip edenlerin iyi niyetli olduğunu bir an dahi düşünmedi. Yer, zaman ve bulunduğu durum da bu tezini destekler nitelikteydi. Kendine doğru koşan bir çift gözü ayırt etti karanlığın içinde. Sert bir darbe, Toras'ı yere düşürdü. Toras elindeki silahı kaybetmişti. Aldığı darbe ile yere düşen silah, karanlıkta ayırt edilemiyordu. Toras güçlü, kuvvetli biriydi. Üzerine çıkan yaratığı iki eliyle fırlattı. Bu bir yuraktı ve tek başına değildi. Karanlıkta iki çift göz daha belirdi. Toras şimdi üç yurakın arasında kalmıştı.
Yuraklar, insan krallıkları gibi otoriter rejimlerle yönetilmiyordu. Bu kayıp diyarda kavimcilik hakimdi. Her yurak soyu, kendi sınırları içinde bir eyalet gibiydi. Elbette krallarına bağlıydılar. Birkaç sene önce gerçekleşen Quatra çıkarmasında Rauros, her yurak ailesinden asker toplamıştı ve böylece sayıları yüz bini geçecek devasa bir ordu toplanmıştı. Her ne kadar dış gelişmelerde birlik olabilseler de, kavim hayatı birçok sorunu da beraberinde getiriyordu. Bu topraklarda başıbozuk binlerce yurak vardı. Aslında bu noktada yurakların ikiye ayrıldığını da söylemeliyiz. Bazı yuraklar vardır ki insan kralların akıl edemediğini başarabilirdi. Örneğin Rauros çok zekiydi. Ama bazı yuraklar ise hayvanlardan bile daha az zekaya sahipti. Ve şimdi bu evcilleşmemiş yurakların üç tanesi Toras'ın başına dert açmakla meşguldü. Neyse ki birini haklayabilmişti.
Elindeki mızrağı havada çevirerek diğer iki eşkıyanın ona yaklaşmasını engelliyordu. Toras tedirgindi. Bilmediği bu topraklara ayak basalı daha birkaç saat olmasına rağmen üç sorun çıkmıştı karşısına. Bir tanesi elindeki kılıçla Toras'a hamle yapmak istedi. Toras ani bir hareketle mızrağı yurakın kalbine sapladı. Bu sırada geriye kalan tek yurak, Toras'ın arkasından gelerek boynuna kollarını doladı. Güçlü bir şekilde sıkıyordu. Toras nefes almakta zorlanıyordu. Zaten iki yurakı öldürebilmek için yeterince ter dökmüştü. Bir tanesini elinde silah olmadan öldürmeyi başarmış fakat bunu yaparken bacağından yaralanmıştı. Onu öldürüp mızrağını aldıktan sonra ise ikincisini haklamıştı. Ama üçüncüleri en yapılı ve güçlü yuraktı. Toras'ı çektikçe çekiyor, uçurumun kenarına doğru yaklaştırıyordu.
Toras, yurakın niyetini anlamıştı. Gözünü kan bürümüş bu yaratık kendi canı pahasına Toras'ı da öldürmeyi kafasına koymuştu. İkisi de bitkin haldeydi. Toras yapacak başka bir şeyin olmadığını anladı ve bir anda vücudunu yurakın çektiği yöne doğru yöneltti. Hızlanan yurak ve Toras uçurumdan aşağıya düştüler.
Bu arada yağmur başlamış ve dalgalar olanca gücüyle kıyı şeridini dövmekteydi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
ON HANEDAN
FantastikON HANEDAN On Hanedan, bir Türk fantastik kurgu romanı. Yerli yazarlarımızın ısrarla uzak durduğu bu tür, aslında okuyucuyu daima diğerlerine göre daha çok cezbetmiş ve merak uyandırmıştır. Kitap uyarlaması fantastik filmlerin aldığı ilgi ve teveccü...
