10.KISIM,1.BÖLÜM-KIRILMA

86 59 0
                                        

 Löfer, öldürüldükten bir gün sonra gömüldü. Ekselon komutanı Averreos'tan, törene izin vermesi hususunda ricada bulunulmuş ve o da saldırmayacağını bildirmişti. Çünkü büyük komutan, Löfer'in de ölmesi ile birlikte tamamıyla savaşın bittiğine inanıyordu. Önce güney orduları komutanı Tulkas Andorit şimdi ise doğu orduları komutanı Löfer Triyanon... Averreos'a göre düşman, en önemli yiğitlerini kaybetmişti ki bir bakıma da haklıydı. Ama Doğu halklarının içindeki güçlü ve cesur savaşçıları hafife alıyordu.

Binlerce asker büyük Triyanon komutanının son yolculuğunda hazır bulunmuştu. Tarihi değiştirmek için kurulan ordunun fikir babasıydı Löfer. Hiç karşısındaki karanlık ordunun büyüklüğüne bakmamıştı. Kimse peşinden gelmese de o gerekirse tek başına atlardı Ekselon ateşinin arasına. Şimdi ise hayallerini ve Moras'a verdiği sözü yerine getiremeden topraklara karışıyordu işte. Askerler hüzünlerini birbirlerine göstermemek için kah yüzlerini yere eğiyor kah gözlerini arkadaşlarından kaçırıyordu. O gün hafif yağmurlu, havanın kapalı olduğu bir gündü. Toprak çamurluydu yine de kimse çamura aldırmadan cenazede hazır haldeydi. Ectais kimselere bırakmadı mezar açma işini. Yardım etmek isteyen askerlere sinirle: "Uzaklaşın! Sadece ben kazacağım. Kimse yanıma gelmesin." diyerek uyardı. İşi bitince bitkin halde, askerlerden birinin el uzatması ile mezardan çıktı. Ve büyük komutan Löfer'i ebedi huzurgahına birlikte bıraktı Doğu'nun evlatları. Herkes üzgündü. Sadece Ectais saklamadı gözyaşlarını. Sadece o hüznünü göstermekten korkmayacak kadar cesurdu.

Nauselom ve Sorata ise birliğin içindeki bazı milliyetçi askerlerin isteği üzerine gömülmedi. İkisinin de cesetleri uzak bir yere getirilip çürümeye bırakıldı. Oradan geçenler gördüklerine inanamıyordu. Böylesine kaliteli giyinmiş, rütbeli savaşçıların cesedi neden bir ağacın kenarına bırakılmıştı? Özellikle de Nauselom'u görenler daha çok şaşırdı. Sorata, Malyen'de tanınan bir isim değildi. Hayatının büyük kısmı zaten Kasdron Zindanı'nda geçmişti. Ama ya Nauselom? Belin'in doğusunda en çok tanınan kahramanlar ile ilgili anket yapılsa onların arasında başı çekerdi. Hatta birçok insan yıllar boyu Quatra'nın liderini bile tanımazken yine Quatra'dan çıkmış bir Hazorlu olan Nauselom'u çok iyi bilirlerdi. Bu yüzdendir ki bazıları tanıdı Nauselom'u cesedinden. Sorulması gereken ise şuydu. Ne yapmıştı da bu cezaya çarptırılmıştı? Peki pişmanlık duygusunun bir önemi yok muydu? İnsanoğlu, geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkarıp iyiliğe hizmet edemez miydi? İşte burada, Malyenli bazı tarihçiler Nauselom'un başına gelen sonu reva görenleri eleştiriyor ve kitaplarında şu cümleyi kuruyorlar: "Evet, Nauselom Doğu'nun en sevilen karakteri Moras'ı ve onun kıymetli babasını öldürmüştür. Bunu Belin Denizi'nden Harpat'a kadar herkes bilir. Ama o, Kasdron hapishanelerinde kaldığı süre boyunca içindeki tüm yanlış yollardan dönmüştür. Samimiyetine binlerce insan hatta yuraklar bile şahitlik etmiştir. Eğer Löfer kendini kontrol edip sabırlı davransa ve Nauselom'un sözlerini biraz olsun dinleyebilseydi, savaşın seyri Doğu halkları lehine hızlı şekilde dönecekti. Çünkü düşman içten içe sıkıntılar yaşıyordu ve Nauselom gibi bir komutanın Doğu safında yer alması bulunmaz bir nimetti."

Diğer görüşte olan tarihçiler ise bu görüşün aksine şunları kaleme aldı: "Löfer için Moras çok kıymetliydi. Hiç kimseyi sevmediği kadar Moras'ı sevmişti Triyanonlu komutan. Aynı anne- babadan doğmamış olmalarına rağmen onu daima öz kardeşi olarak bildi ve saydı. Savaşın kızıştığı ve kayıp haberlerinin geldiği zamanlardı. Bundan ötürü psikolojisi baya bir bozulmuştu Löfer'in. Yaşananların üzerine bir de karşısında Moras'ın katilini görünce kendini kaybetti ve sabredemeden bıçağına davrandı. Kimse bu konuda Löfer'i suçlayamaz." Hangi fikrin daha haklı olduğunu siz değerli okurlara bırakıyorum.

Artık doğu cephesinin yeni komutanı Ectais olmuştu. Ectais başa geçer geçmez ilk iş olarak Fetra'ya bir hafiye gönderip babasının vefat haberini iletti. Bazı duyguları yazıya dökmek zordur. Elleriyle yazdı genç Triyanonluya babasının öldüğü haberini. Elleriyle gömdüğünü de ekledi Löfer'i. Bu haberi iletmek ona düşerdi.

Ordudaki Triyanon askerleri, her ne kadar Löfer'i çok sevseler de yeni komutanlarına da çabuk alışmışlardı. O da aynı Löfer gibi cesur ve kararlı bir askerdi. Ectais kendini birçok defa kanıtlamıştı. Ulu Kurt'u katletmesinin üzerinden çok zaman geçmemişti. Keskin bakışları, kıvrak hareketleri ve cesaretinden hiçbir şey kaybetmemişti. Gözleri sadece uzaklara odaklanmıştı artık. Karanlığın hükmettiği, (tabiri caizse üzerine güneş doğmadığı) gözyaşının sel olduğu ve adaletsizliğin kol gezdiği o yere baktı. Kasdron'a...

Averreos, bu olaydan sonra iki gün daha cephede kaldı. Buraya getirdiği yirmi şövalyeden yedi tanesi ölmüştü. Bu yüzden geriye kalan on üç şövalye ile birlikte batıya doğru yol aldı. Geriye kalan bin beş yüz Ekselon askeri ise doğu cephesini koruyacaktı. Ama Averreos'un gitmesiyle birlikte Ekselonların içini korku kapladı. Düşmanlarının en büyük komutanları ölmüştü. Belki en azından onu kendileri öldürmemişti bu konuda Sorata'ya minnettardılar. Yine de karşılarında kaybedeceği bir şey kalmayan öfkeli ve kararlı gözler görüyorlardı. Artık başlarındaki lider Averreos da gitmişti. Onun varlığı bile Batı ordularını manevi olarak desteklemeye yeterdi. Çaresizlik, Ekselonlu askerlerin ayaklarını titretmeye başlatmıştı.

Ectais o gün hırsını şu sözlerle bir kez daha hissettirdi askerlerine: ''Aranızda Löfer'i çok sevenleriniz vardı biliyorum. Ben de ona bu kısa süre içerisinde alışmıştım açıkçası. Şimdi öncelikle belirtmeliyim ki karşınızda ömrü boyunca hiç ordu kumandanlığı yapmamış biri duruyor. Fetra'ya bizzat mesaj gönderip komutamıza geçmesini istedim. Ama o malum durumdan ötürü bir hayli kederli ve bu yüzden isteğimi geri çevirdi. Aranızda belki beni lider olarak görmeyenler olabilir. Eğer böyleleri varsa şimdi öne çıksın ve evine dönsün. Veyahut yapabiliyorsa daha iyi ordularla bizim aştığımız yerlere kadar gelip kanının son damlasını dökene kadar savaşsın. Gitmek isteyen hiç kimseye zarar gelmeyecek söz veriyorum.''

Bu sözler üzerine bir asker öne çıkıp Boselyonlara sözcülük yaptı: ''Komutan Ectais. Namını işittik. Ulu kurt Ottasur'u öldürmüşsün. Büyük iş, kabul etmek gerek. Ama bizler Löfer'in isteği ve ulaşmaya çalıştığı hedefler için buralara kadar geldik. Artık o yok. Belki sen de onun davasını sürdüreceksin. Fakat biz Boselyonlar, kendi aramızda bir karar aldık ve bu yolculuğun sonunun olmadığına kanaat kıldık. Birçoğumuzun ailesi var ve çok uzun zamandır zaten Löfer için kanlarımızı döküyoruz. İzninle artık biz dönmek istiyoruz.''

Bazı Triyanonlu askerler bu sözler üzerine deliye dönmüştü. Bir tanesi çıkıp: ''Sizde hiç onur yok mu? Hani sonuna kadar bu yolda beraberdik. Eski kralınız Dorker Boselyon daima doğu halklarının bir ve kardeş olmasını istemez miydi? Nasıl olur da bizi böylesine bir noktaya gelmişken yalnız bırakırsınız?'' dedi.

Askerin sözü etkileyiciydi. Boselyonlardan bazıları utancından yere bakıyordu. Böyle bir karmaşanın olduğu durumda mevzuya son noktayı Ectais koydu.

''Hayır, bugün kimseye baskı yapılmayacak. Mademki aileleriniz var gidin ve onlarla olun. Belki de her zaman savaşmak doğru değildir. Belki, bazen çekip gitmek de gerekir. Siz kendinizce doğru olanı yapın, biz de kendimizce doğru olanı yapalım. Kimin haklı olduğuna ise zaman karar versin.''

Triyanonlar bu sözler üzerine yatıştı. Boselyonlar ise bir gün sonra hazırlanıp Corkis'e doğru yol aldılar. Ursula'nın karşısına çıkacak ordu azalıyordu.

ON HANEDANBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin