Gözüm bir türlü on ikiye vurmak bilmeyen saate takıldı. Bakın, lise zamanları denince aklıma gelecek bir anı da akreple yelkovanı göz hapsine almam olacak. On ikiye vurunca üstüme tuhaf bir hüzün çöktü.
Her Cuma günü olduğu gibi bu Cuma da okuldan erken çıkıp mezarlığa gidecektim. Buraya geldiğim günden beri rutinlerimden biri de buydu. Orası benim evim gibiydi, çünkü sevdiklerim oradaydı. Ayrıca gideceğim yer de orasıydı, biliyordum eninde sonunda ben de herkes gibi tükenecektim.
Mezarlığa gidince Su ile saatlerce konuşur, babamın toprağına sarılır ve öperdim. Neden bilmiyorum ama bana çok yabancı gelirdi bu duygular. Bakın, size şöyle anlatayım bu hayattakileri ölüm değmeyecekmiş gibi seviyoruz, adımlarımızı ona göre atıyoruz. Telefon çalıyor açıyoruz, randevulaşıyoruz pazar gününe. Ama hiç kimse o günün garantisini veremez. Aklıma her seferinde aylarca babama bir düşmanmış gibi davranmam geliyor ve bu vicdan denilen manevi halta işbaşı yaptırıyor.
En zoru da Eren'in mezarının başında beklemekti. Orada beş dakikadan uzun süre kalamıyordum çünkü mezar taşında yazan ismi görmek bile beni mahvediyordu. Neden yaptın bunu diye soruyordum, neden herkesi mahvettin? Bir kez olsun gerçekten sevdin mi beni?
Zil sesini duymamla kitaplarımı toparladım ve hızlı bir şekilde sınıftan çıktım. Aile mezarlığımız çiçek bahçesi gibiydi, o çiçekler ise mineralleri ve gerekli olan şeyleri topraktan alıyordu. Toprak bir nevi hayat deposuydu. Ayrıca çok alçak gönüllüydü, içine giren bedenlerin ruhlarının kirli veya temiz olduğunu umursamıyordu.
Kaldırım taşlarının çizgilerine basmadan yürümeye çalışıyordum. Arkamdan gelen korna sesiyle irkildim ve arkamı döndüm. Ege'nin arabasıydı bu. Ona ne var dercesine baktım.
"Atla." Ona onaylamaz bir bakış atıp yürümeye devam ettim. Yarım saatlik yürüme mesafesindeydi. Bir korna sesinin daha gelmesiyle ofladım.
"Derin, atla hadi. Seni kaçıracak değilim." Ters ters baktım ve yürümeye devam ettim. Herhangi bir korna sesi gelmedi, tamam belki de Ege'nin kendisi geldiği içindir. Önümde durdu ve bana kaşlarını çatarak baktı.
"Efendim Ege?" Başını onaylamazcasına salladı.
"Gideceğin yer uzakta, seni götürmem on dakikamı almaz." Ofladım ama daha sonra kaşlarım çatıldı. "Gideceğim yeri nereden biliyorsun?"
"Her Cuma öğle zamanı gidiyorsun ve sen söylemeden ben açıklayayım, seni takip ediyorum. İstediğin gibi kızabilirsin ama artık olmayacak." Ona kararsız bir şekilde baktım.
"Taksiye binerim." Yürümeye devam edecekken tekrar önüme geçti. "Derin ben götüreyim işte, ne olacak? Düşman değiliz." Gözlerindeki kararlılığa baktım ve dayanamayıp başımı salladım.
"Ama bırakıp gideceksin, kalmak yok. Tamam mı?" Başını hevesle salladı. Arabanın kapısını açtı girmem için, biraz tuhaf gelse de bu durum, bindim.
"En son ne zaman geldin, yani İstanbul'a gitmeden önce ne zaman?" Elimi saçlarımdan geçirdim.
"İstanbul'a gitmeden bir gün önce." Başını salladı. "Baban, kardeşin, annen ve... sevdiğin adamı ziyaret ediyorsun değil mi?"
Alt dudağımı içten ısırdım, sevdiğim adam öldü demiştim değil mi?
"Evet." Durdum ve ona baktım. "Papatya alacağım, durur musun?" Başını salladı ve inmeme izin vermeden kendi inip aldı. Çok fazla aldığını görünce ona baktım.
"Kendim için de aldım."
Mezarlığa girene kadar başka hiçbir şey konuşmadık. Arabayı durdurdu ve bana döndü. "Geldik."

ŞİMDİ OKUDUĞUN
Perde Arkasındaki Oyun (Düzenlenmekte)
Teen Fiction"Yıldızlar tehlikelidir, Öğrenci. Onlara ulaşamazsın yalnızca kayınca dilek tutarsın, kayanın yıldızlar değil de hayatın olduğunu bilmeden." Ailesinin gizemli ölümünün ardından, gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar dehşet içinde ve yalnız olan Öğrenci...