"O NEREDE?"
Evdeki herkes içeri pat diye girip bağırmaya başlayan Tae Hyung üzerine ayağa kalktı.
"O NEREDE DİYORUM? O SERSERİ-"
"Tae Hyung!" Nam Joon, öne doğru atılıp genç oğlanı durdurduğunda, neler döndüğü hakkında fikri olmayan insanlardan biriydi sadece. "Kimden bahsediyorsun?"
Tae Hyung, arka odalara göz atıp geri döndü. "JUNGKOOK!"
"O gitti ama geri dönecek-" Açıklama yapmak isteyen Jimin'in sözü Tae Hyung'un her sinirlenişinde yaptığı gibi kendi saçlarını çekerek geri itmesiyle yarıda kesilmişti. "Tae, neler oluyor? Sakin ol!"
"O çocuk canını hiçe sayıyor, nasıl öylece kimseye ihtiyacı olmadığını söyler?!"
"Ne olduğunu anlatacak mısın?" Bu sefer sabırsız davranan Suga'ydı ama Tae Hyung, onu da umursamayıp Jin'e döndü.
"Hyung, telefonunun nerede olduğunu biliyor musun?"
"Evet..." diye yanıtladı Jin ters bir şey söylemekten korkarak, Nam Joon'dan destek almak için bir an ona bakmıştı. "Jungkook'ta. Abisiyle konuşması gerekiyordu, onun için aldı."
"Sana onlarca mesaj attım, seni aradım..."
"J-Jungkook cevap verdi mi?" Şaşkınlıkla gözlerini büyüten Hoseok ayağa kalktı. "Nasıl..."
Tae Hyung, kriz anında nasıl davranması gerektiğini bilmezdi, hiç bir zaman sinirlenince oturup mantıklı düşünmeyi başaramazdı. Onu genelde sakinleştiren Jimin veya Hoseok olurdu ama bu sefer hiç biri genç oğlanın öfkesini bastıramıyordu.
Bu yüzden kendi kontrolünü kendisi sağlamaya çalışmıştı; ta ki anahtarla yavaşça açtığı kapı üzerine başı eğik bir şekilde içeri giren Jungkook, salona adım atıncaya kadar.
"Neden hepiniz ayaktasınız?" diye fısıldayarak gergin sessizliği masum bir tavırla bozdu. Zaten pek iyileşmediğinden bir de yaklaşık 45 dakikadır molasız koşması üzerine iyice yorgun gözüküyordu. İki gündür bir türlü göremediği Tae Hyung'un bakışlarını anlamlandıramamıştı ama çok kısa bir süre içinde öğrenecekti. "Hyung, gelmişsin-"
Tae Hyung, salonun ortasından Jungkook'a doğru hızlı adımlarla gelip, onun suratına ağır bir yumruk indirdiğinde, genç oğlan daha fazla dengesini sağlayamayıp yere düştü.
"SEN."
"H-Hyung..." Jungkook, çenesini tutarak ayağa kalkmaya çalıştı, neye uğradığını şaşırmıştı. Odadaki diğer 5 kişinin onu engellemeye çalışmasına rağmen yine de genç oğlana ulaşmayı başaran Tae Hyung'sa, öfkesini bastırmak için çabalamıyordu bile.
"SANA NASIL YILLARCA KARDEŞİM DEDİĞİN KİŞİYİ ÖYLECE TERKEDEBİLDİĞİNİ SORMAYACAĞIM." Tae Hyung kükrediğinde, onu geri çekmeye çalışan Hoseok'u ittirip onun da düşmesine sebep oldu ama bunu görmüyordu bile. "SANA NEDEN BANGTAN'I ÖYLECE SİLDİĞİNİ, BUNU NASIL YAPABİLDİĞİNİ SORMAYACAĞIM."
"Tae Hyung, kendine gel!" Nam Joon'a da kulak asmayan Tae, Jungkook'u yerden kaldırıp onu duvara doğru itti.
"AMA BUNU KENDİNE NASIL YAPARSIN?"
Jungkook, hiç beklemediği bu çıkışa karşılık bile veremiyordu. "Ne dediğini-"
"SENİ BEKLEDİM! BU KADAR İNSAN SENİ BEKLEDİ! VE SEN APTAL BİR GURUR YÜZÜNDEN PES Mİ EDECEKSİN? ÖLMEK SENİN İÇİN HİÇ SORUN OLMAYACAK MI?"
Ölüm kelimesinin getirdiği soğukluk odayı etkisi altına alırken, Tae Hyung Jungkook'un yakalarını bırakmamakta diretiyordu.
Odadaki sessizliği bozan Jimin'di. "Jungkook, Tae Hyung ne söylüyor?"
"Sen... Bunu nereden biliyorsun?" Genç oğlanın kısık ve net sesi karşısındakinin öfkesini kamçılamaktan başka bir işe yaramamıştı.
Tae Hyung'un yanaklarından süzülen sıcak gözyaşları canını yaksa da, Jungkook'un suratına bir yumruk daha indirdi. "HER ŞEYİ BİLİYORUM! LANET OLSUN, DUYDUM! HER ŞEYİ DUYDUM!"
Jungkook karşılık vermek istese bile buna gücü yoktu. Hoş, zaten karşılık vermek gibi bir niyeti de yoktu. Yere düşmüştü ama Tae Hyung, onu yakalarından tutarak tekrar kaldırdı. "O KADAR GÜÇSÜZ MÜSÜN?"
"Ben..."
"KAÇARAK KURTULAMAZSIN! HİÇ BİR SORUNU BÖYLE HALLEDEMEZSİN!"
"Bir sorunu halletmeye çalıştığım falan yok!" Jungkook, gözyaşları içinde nihayet konuşabildiğinde, karşısındaki bu sefer susmuştu. "Gücüm yok, anladın mı? Artık dayanmak istemiyorum!"
Tae Hyung'un çenesi kasılıyordu, sessiz kaldı.
"Ben giderken mutlu muydum sanıyorsun? Hayatımı kendi ellerimle mahvederken yapayalnızdım!"
"BİZ VARDIK! AMA BİZE HİÇ BİR HALT ANLATMAK İSTEMEDİN! YETERİ KADAR YAKIN DEĞİL MİYDİK?"
"Çocuklar..." Suga, gergin bir şekilde ikisine doğru bir adım attı ama şu an onu dinleyebilecek en son kişileri seçmişti.
"Sorunun bu olmadığını çok iyi biliyorsun," diyen Jungkook başını iki yanına salladı. "Ben artık... Dayanamıyorum..."
"BÖYLE YAPMA!"
"Dayanmak istemiyorum..."
Ve Tae Hyung ani bir değişimle az önce ona vuran, avazı çıktığı kadar bağıran kendisi değilmiş gibi Jungkook'un ceketinin yakalarını bıraktı ve ona sarıldı.
O ikisi daha çok küçükken Jungkook'un üst sınıflarla kavga edip dayak yemesi sonrası ağlıyor olduğu zamanki gibi.
Ailesini kaybetmesinin ardından bir de abisi tarafından reddedildiğinde, onu yanına aldığı zamanki gibi.
"Yoruldum..." diye fısıldadı Jungkook boğuk sesiyle. Tae Hyung ona kemiklerini kırarcasına sarılıyordu ama bundan bir an olsun şikayet etmedi. "Yardım et, Hyung. Yapamıyorum..."
Eve çöken duygusal hava, zaten kolayca ağlayabilen Hoseok'un burun çekişini de bünyesine alırken tereddüt etmiyordu.
"Sorun yok, geçti. Biz buradayız, tamam mı? İyi olacaksın." Tae Hyung, Jungkook'un yere oturmasına izin verirken elinin tersiyle kendi yanaklarını sildi. "Her şeyi biliyorum, hepsini beraber atlatacağız. Sakin ol."
Jungkook, nefes alış verişlerini düzene sokmaya çalıştı. Bir gün için tüm bu yaşadıkları çok fazlaydı. "Üzgünüm..."
"Sorun yok, her şeyi düzelteceğiz." Tae Hyung, bunu kaçıncı kez söylüyordu bilmiyordu ama zaten umrunda olduğu da söylenemezdi. Kardeşi kendini gerçekten daha iyi hissedene kadar bunu söylemeye devam edecekti. "Yanındayız, tamam mı? Yalnız değilsin."
"Hyung..."
"Yah! Ağlama, bir erkeğin bu kadar ağladığı nerede görülmüş?" Tae Hyung, parlayan gözleriyle Jungkook'u yerinden yeniden kaldırdığında gülümsüyordu. "Ve ayrıca tam şu anda uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapmamız gerekiyor..."
Bu cümlenin devamında ne geleceğini bilen diğerleri, kahkahalar eşliğinde o ikisinin üzerine atlayarak az önceki tüm gerginliği yok ettiler.
"BANG! TAN! SON-YEON-DAN!"
~~~~~~~~~~~
