Yağmur.
BTS'in J-Hope'unun hava durumu tahminlerine objektif bir şekilde baktığına güvenip de her zamanki pozitif hayal gücünü kullanmadığını sanmak bizim hatamızdı tabi.
Yanıma sadece bir tane ne olur ne olmaz diye ince bir hırka almıştım ve o da şu an bavulumla beraber kalacağımız otele doğru gidiyordu.
Biz mi?
Güya Jeon Jung Hyun'la buluşacaktık. Ama biz, bize tarif ettiği parkın orada beklerken resmen ekilmiştik. 20-25 dakika boyunca öylece oralarda oyalanmış, çevredeki yeni lezzetleri falan tatmaya girişmiştik. Tae Hyung ve Ho Seok bana bir kaç gün sürmüş gibi gelen uçak yolculuğunun ardından hiç dinlenmedikleri halde beni kusturacak derecede enerjiklerdi. Sonra, Jung Hyun aramıştı.
Acil bir iş toplantısının çıktığını, buluşmaya gelemeyeceğini ve yarın için programını kesin olarak boşalttığını söyledikten sonra aceleyle aramayı sonlandırmıştı. Ona arabaların otele gittiğini ve bizim de otelin nerede olduğunu bilmememiz ve beş parasız olmamız gibi bazı dezavantajlarımızın olduğunu söylemeye fırsat kalmamıştı ama bunun için onu tekrar aradığımızda telefonu kapalıydı. Muhtemelen şu çok önemli iş toplantısı başlamış oluyordu.
Hava kararırken çocukları öne sürerek onlara şarkı söylettirip para kazanma yüzdemi hesaplıyordum ki -Amerikan filmlerinde parklarda şarkı söyleyen gruplar iyi kazanırdı- yağmur bastırmıştı. Herkes sığınacak yer ararken bizim ulu orta bir yere dikilip şov yapmaya çalışmamız delilik olurdu tabi. Sürekli hapşırıp duran Jimin'in de kalkıp "Say la la la la la" diye bağıracak hali yoktu zaten.
Çantamdan çıkardığım bir paket kuru mendili Jimin'e uzatırken, "Al," diye söylendim. "Ne diye şoförlere bizi Jung Hyun'un otele bırakacağını söyledin ki? Jung Hyun'un kamyoneti mi var? 7 kişiyiz, bizi nasıl bırakacaktı?"
Karşılık olarak tekrar hapşırıp kapşonunu başına örttüğünde şişmiş yanakları ve sulanmış gözleriyle bile öfkemi yok edememişti ama sanırım biraz daha bakarsam ederdi. O yüzden kafamı çevirip saate bakmak için telefonumu çıkartırken, "Keşke şoförlerin numarasını alsaydık," diye söylenmiştim.
Şu an sırılsıklam olmayışımızı yalnızca altında beklediğimiz üst geçide borçluyduk ve ben bunu önemseyen tek kişi gibi duruyordum. Jung Hyun'u tekrar aramayı deniyordum ki, Nam Joon şu son bir kaç saattir söyleyebileceği en güzel şeyi söyledi.
"Bir dakika," diyerek sırt çantasını karıştırırken umutla ona döndüm. "Jung Hyun, ihtiyacımız olursa diye bana birinin numarasını vermişti..."
"Bu şimdi mi aklına geliyor?" Suga, hayretle ona bakarken, alnına düşmüş ıslak saçlarını geriye itme ihtiyacı bile hissetmiyordu. "Hayır yani, şimdi mi?"
"Ah, buldum, bekle." Nam Joon, telefonuna ulaşmak adına eline aldığı cüzdanını, şarj aletini, kulaklıklarını -evet, birden fazla kulaklık taşıyordu, hep kaybettiğini sanıp yenisini aldığından- ve buralarda aldığımız, bitirilmemiş abur cubur paketlerini çantasına geri tıktıktan sonra fermuarı kapattı. Tam hevesle, "Harikasın, Rap Mon!" diye bağırmak üzereydim ki, kilit tuşuna bastığı halde hala aydınlanmayan ekran, hepimizi hayal kırıklığına uğrattı. Şarjı bitmişti.
Kimse tek kelime edecek hali kendinde bulamıyor olmalıydı ki, ortama sadece homurdanma hakim olduğunda yeri göğü inleterek hapşıran Jimin üzerine Tae'nin bağırması beni güldürmüştü.
"Yah! Yağmur yağıyor, zaten ıslağım! Diğer tarafa hapşırsana!"
"Her tarafımda sen varsın~" diyerek gevşeyen bir Jimin, ruh hallerimize hiç uygun değildi tabi. Jin ona sahte bir tekme atıp yanıma doğru geldikten sonra, omuzlarıma binen ağırlığın çok sonra farkına varabilmiştim.
