Yorgunlukla sırt çantamı kapımın arkasına atıp kendimi yatağa bıraktığımda, yaptığım en değişik aktivitenin bir fizik sorusuna cevap vermek olduğu gerçeğiyle gözlerimi kapattım.
Okula gitmiş, sayamadığım kadar kimsenin, "Kötü görünüyorsun, neyin var? Neden okula bir kaç gündür gelmiyordun? Bangtan, B.A.P ve Hyun Bi de yoktu, siz çocuklar bir şeyler mi yaptınız?" sorularına maruz kalmıştım.
Herkes tam kadro okuldaydı, Jungkook da dahil. Bugün yanıma oturmamış benimle tek bir kelime bile konuşmamıştı. Derslerin tümünde sanki gece hiç uyumamış gibi uyumuş, teneffüs zili çalar çalmaz da sınıftan çıkmış ve ders zili çalana kadar geri dönmemişti.
Hyun Bi yanımın boş olmasından istifade ederek yanımda oturmuştu ama teneffüslerde o da gidiyordu, Tae Hyung'un yanına, çoğunlukla.
Kısacası yanıma gelip neşemi yerine getirmeye çalışan B.A.P hariç, tamamiyle yalnız bir gündü. Zelo'nun hatrı ve Dae Hyun'a verdiğim söz beni ayakta tutan tek şeyler olmuştu gün boyu.
Jungkook'un bana bakmamasına, benimle konuşmamasına, bana gülümsememesine dayanamıyordum.
Yatakta yan dönerek tarihi kontrol ettim. 2 hafta sonra şenlikler başlıyordu ve henüz sahneyi BTS'in mi yoksa B.A.P'nin mi alacağıyla ilgili net bir karara varılmamıştı. Doğrusu, Jungkook ve Zelo temsilcileriyle bir anket hazırlamak zorunda kalacağımdan, bu şenlik işiyle daha fazla ilgili olur muydum, bilmiyordum. Hyun Bi ve Seul Hae pekala benim yerime de ilgilenebilirlerdi.
Doğruldum ve ayaklarımı yataktan sallandırarak gardolabımdaki ince aynadan içler acısı görüntümü izlemeye koyuldum. Babamın dün eve döndüğünde bir kaç dakika boyunca bakışlarını yüzüme dikmiş olması gayet normaldi. Makyajla bile düzeltilebilecek bir görüntümün olduğunu düşünmüyordum, tek ihtiyacım olan kesintisiz ve kabussuz bir uykuydu sadece.
Dizime kadar çıkan çoraplarımı aşağıya doğru sıyırıp morlukları kontrol ettim. Neredeyse çürük diyebileceğim boyutta bir hasar vardı ama onun rengi bile solmuş, iyileşmeye yüz tutmuştu. Zamanla her şey düzeliyordu işte. Tek sorun benim geçmişte kalmak istememdi.
Nihayet kıyafetlerimi değiştirmeye karar verdiğimde çalan telefonum üzerine dünden razıymış gibi kendimi tekrar yatağa bıraktım ve arayan kişi üzerine duraksadım. Evet, normal olarak birbirimizin telefon numaralarına sahiptik ama beni daha önce hiç aramadığından bir anlığına tuhaf hissetmiştim.
"Efendim, Nam Joon?" diye cevapladım aramayı.
"Hey, Seo Rin. Vaktin var mı?"
Ah, daha bol neyim vardı ki? "Var, bir şey mi oldu?"
Biraz bekleyip, "Sadece konuşmamız gerekiyor," diye yanıtladı. "Bizim ortak eve gelebilir misin? Ya da kendini rahat hissetmiyorsan biz de oraya gelebiliriz?"
Karnımdan yukarıya doğru tırmanan heyecan hissi boğazıma dayandığında yutkundum. "Biz?"
"Çocuklar da gelmek istiyorlar. Eğer sorun buysa, Jungkook yok. Zaten konuşacağımız konu da o, Seo Rin."
Derin bir nefes alıp bir süre bekledim ama bunun bir yararı yoktu. "15 dakikaya orada olurum."
*
Tekli koltuğa oturtulmuş, odadaki diğer herkesin odak noktası haline getirilmiştim. Tae Hyung ve Jimin kendilerine yer kalmadığından sehpaya oturmuş, diğerleri de kanepeye dizilmişlerdi. Hyun Bi ve Hye Shin de buradaydı ve ev zaten küçük olduğundan iyice kalabalıklaşmıştı. Havanın kararması üzerine Jin ayağa kalkıp ışığı açtı ve boğazını temizledi.
