"Go Nam~" Genç oğlan bilmem kaçıncı kez kuzenini uyandırmaya çalışırken, onun battaniyeyle bütünleşmiş saçlarını yüzünden çekip gülümsedi. Bu miniği öyle özlemişti ki. "Uyanmayacak mısın? Beraber kahvaltı yaparız diye düşünmüştüm."
Tık yoktu. Jungkook bir an hala derin uykusundan kalkamamış olan Go Nam'ı uyandırmaya kıyamayıp vazgeçmişti ama sonra aşağı tek başına inerse kulaklarından ateşler püskürterek genç oğlanı kovalayacak olan teyzesini hatırlayıp hemen daha yüksek sesle, "Go Nam!" diyerek minik kızın üstünü açtı. "Ya 3 saniye içinde uyanırsın ya da ben-"
"Jungkook Oppa!"
Genç oğlan daha tehdidini bitiremeden Go Nam, Jungkook'un boynuna atlamış ve sevinçten kahkahalar atarak ona sımsıkı sarılmıştı.
"Hey... Günaydın."
"Ya Oppa! Neredeydin? Seni çok özledim!"
"Abimle birlikteydim. Sizi ziyarete gelemedim, üzgünüm," diyen Jungkook geri çekilip hemen Go Nam'ın pembe hırkasını giyinmesi için ona uzattı. "Annen bugün işe gideceğinden sana ben bakacağım. Bugün beraberiz~"
"Gerçekten mi? İyi misin peki?"
Jungkook bir anda yüzü düşen Go Nam'a sorar ifadelerle bakıp, "Evet," diye yanıtladı. "Neden?"
"Dün gece seni ağlarken gördüm," diyerek sessizce konuşmaya başladı minik kız. "Annem kötü bir rüya gördüğünü ve hasta olduğunu söyledi. Şimdi iyi misin?"
Harika. "Ah~ İyiyim, tabi ki iyiyim."
"Peki sen okula gitmeyecek misin?"
Jungkook derin bir nefes aldı. Bir de okul meselesi vardı, değil mi? Go Nam zeki bir çocuktu ve fazla soru soruyordu ama onu geçiştirmek de bir o kadar kolaydı. "Bugünü bize ayırdım. Gideyim mi yoksa?"
"Hayır!" diye hemen itiraz eden Go Nam güldü ve nihayet elini yüzünü yıkayarak, genç oğlanı bir an bile bırakmadan mutfağa indi.
Yi Bo da tam o sırada okulla ilgili belgeleri koyduğu evrak çantasında bir eksik var mı diye tekrar kontrol ediyordu ki, onların geldiğini görünce, "Ah~ Günaydın çocuklar," diyerek yapıyor olduğu şeyi bıraktı. "Sizin için kahvaltı hazırladım. Doymazsanız buzdolabının üstündeki numarayı arayıp istediğinizi sipariş edebilirsiniz..." Sonra topuklu ayakkabılarını bileğine geçirirken, "Ama," diye ekledi. "Abur cubur yok. Go Nam'ın her tarafı kızarıyor, Jungkook. Zararlı bir şey yemesine izin verme, olur mu?"
Jungkook, Go Nam hakkındaki bu minik ayrıntıyı zaten biliyor olsa da, sesini çıkartmayıp bir asker edasıyla emirleri dinlemeye devam etti. Minik kuzeniyse bir yandan isyan bayraklarını çekmiş; itiraz ediyordu. "Ama anne!"
"Aması yok. Jungkook Oppa'nın sözünü dinleyeceksin, tamam mı? Geç kalmayacağım ve yaptığın her şeyi ondan öğreneceğim."
"Anne!"
Jungkook gülerken, genç kadın otoritesini yitirmemek adına sert görünümünü koruyup, "Ve Jungkook," diye devam etti. "Kendini yorma, Go Nam'la oynamak zorunda bile değilsin. Öğleden sonra arkadaşı gelir zaten. Ah bir de okul çıkışında..."
Yi Bo'nun cümlesini tamamlamasına fırsat tanımayan telefonu, çantasının derinliklerinde çalmaya başladığında genç kadın zar zor telefonu bulup cevaplayabilmişti. Bir kaç dakika içinde telefonu, "Yarım saate oradayım," diyerek kapattığında tekrar onu bekleyenlere döndü. "Ne diyordum? Ah, Jungkook; dinlen. Tamamen iyileşene kadar evden çıkmanı yasaklıyorum."
"Ama-"
Yi Bo, ona da kızına verdiği tepkinin aynısını verdi. "Aması yok." Ve bir kaç şey daha sayarken, Jungkook dikkatini artık veremiyordu. Uzun zamandır gerçekten annesiyle konuşuyormuş gibi hissetmişti ve... Ah, diye geçirdi aklından. Şu an benim yüzümden burada değiller.
"...Jungkook, beni dinliyor musun?"
"E-evet, dinliyorum." Genç oğlan odağını teyzesine yöneltmeye çalışırken, Go Nam çoktan kahvaltıya başlamıştı.
"Bir şey daha vardı ama ne olduğunu hatırlayamıyorum..." Yi Bo, başını ovaladıktan hemen sonra vazgeçip kapıya doğru yürümeye başladı. "Her neyse. Akşam konuşuruz, kendinize iyi bakın!"
"Sen de!"
Genç oğlan teyzesinin gidişinin ardından, minik kuzeni için az önce neredeyse yitirdiği neşesini, derinlerden çıkartarak gülümseyip; bir yandan da ciddi bir iştahla yemek yiyen Go Nam'a eşlik etti. "Yavaş ye, boğulursan kurtarmam."
"Yah! Jungkook Oppa!"
*
