☾ LXII

188 19 104
                                        

Parçalandığımı, yıkıldığımı; yanarak küle dönüşürken kurtuluşumun olmadığını hücrelerime kadar hissediyordum.

Hissediyordum; çaresizliği, acıyı, kederi en derinlerimde hissediyordum. Bir şey yapamıyordum, bundan kurtulamadıkça daha da yok oluyordum.

Mesajı aldıktan sonra içimdeki öfke bir cehennem ateşine dönüşmüş, yerimden atıldığımı, karşımda duran Kulübe dalıp orayı yerle bir etmek gibi delice bir istekle dolduğumu hatırlıyordum. Ne olursa olurdun o delirme noktasından sonra. Hatta babamın istediği gibi Park IlSung'u parçalara ayırırken bundan hiç olmadığı kadar zevk de duyardım.

Beni belimden yakalayan, sırtımı bir ara sokaktaki duvara sabitleyerek hareket etmemi engelleyen gücün kaynağı Jeno'ydu. Bana adımı söylüyor, kontrolümü kaybetmememi söylüyordu. Bedeni bedenimi tamamen kapatmış, çırpınışlarım bir hiçti onun gücü karşısında. Yumruğumu omzuna indirerek hırıltılı nefeslerimin arasından beni bırakmasını istiyordum ama tutuşunu başa çıkamayacağım kadar baskındı üstümde.

"Arina," dedi kontrollü bir sesle. Her defasından onun sabrına ve kendisine nasıl hakim olduğuna hayret ediyordum ama onun da bir sınırının olduğunu öğreneli çok olmamıştı. "Seni içeri çekmek için yapıyorlar. Tuzaklarına bu kadar kolay düşemezsin."

"Chenle ellerinde." Dedim boğazımdan dökülen ses bana aitti değildi. Göğsüm alamadığım soluklarla deli gibi alçalıp yükselirken kafamı duvara yasladım. O kadar uğraşmıştım ki güçlü ellerinden kurtulmak için sahip olduğum tüm iradeyi burada harcamış gibi hissediyordum. "Öldürecekler onu."

"Bana bak." Diye konuştu baskın bir sesle. Gözlerim yaşlardan bulanık görüyordu. Kafamın içinde bir uğultu, gözlerimin arkasına çekiç gibi inen düzenli bir ağrı ile devam ediyordu. "Onu orada bırakmayacağız."

"Çok geç olacak." Dedim boğulur gibi. "Bırak gideyim. İstediği benim, onu kendim için bir kalkan olarak kullanmayacağım."

"Hayır." Jeno'nun sesi aramızda keskin bir kavis oluşturdu. Gözlerinin oniksi onda daha önce göremediğim bir alevle parlıyordu. "İçeri girmeyeceksin. Chenle'yu orada tutup tutmadıklarını bile bilmiyoruz. Bu kadar kör olma."

"Bekleyip cesedini kapımızın önüne mi atsınlar?!" diye soludum dişlerimin arasından. "İki gündür ondan haber alamadım. Bu da demek ki iki gündür o yaşlı piçin elinde."

"Onu kurtaracaksın diye ben seni kaybedemem." Dedi bunun dışında başka bir düşünceye yer vermeyerek. "Onun net yerini öğrendikten sonra harekete geçeceğiz."

Simsiyah kesilmiş gözlerini, öfkeden kıpkırmızı olmuş, yanan gözlerimden çekmedi. Aksi bir şey yapmayacağımdan emin oluncaya kadar sıkı tutuşundan gram eksilme olmadı. Derin bir nefes aldım en sonunda. "Mark," dedim kısık bir sesle.

Ne demek istediğimi anladı. Kafasını salladı ve ellerini üstümden çektiğinde gücü çekilmiş dizlerime rağmen ayakta durmamı sağlayan dayanağın o olduğunu anladım. Bir sarsılır gibi oldum ama toparlamayı başardım. Jeno telefonunu çıkarıp bir numarayı ararken gözlerimi etrafta gezdiriyordum.

Mark ile konuşurken bir ileri bir geri gidiyor, ellerini uzamış siyah saçlarından geçirirken omuzlarından ne kadar gergin ve onun da öfke dolu olduğunu anlayabiliyordum.

Babam bir keresinde bu dünya üzerinde sevginin zayıflık olduğundan bahsetmişti. Sevdiğin varsa onu er ya da geç sana karşı kullanırlar, çünkü tüm iraden onların varlığına bağlıdır. Bunun en iyi deneyimini annemle yaşamıştı. O zamanlar ne demek istediğini anlamayacak kadar aklı bir karış havada yaşardım ama şimdi, sevip değer verdiğim iki insanın da yokluğu omurgama bir balta gibi iniyordu. Ayakta durmama sağlayan desteği de benden sökerek alıyorlardı.

Where The Shadow EndsStories to obsess over. Discover now