Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba diyorum. Şunu söyleyeyim küfür edildiği zaman birden bir sihir olup da bölüm oluşmuyor. Elimde olsa her gün bölüm paylaşırım çünkü beklemek benim de en sevmediğim şeydir. Sabırsızın tekiyim.
Bölümün çoğunu yazmıştım hatta bayramda paylaşmayı düşünüyordum ama sonra yetiştiremeyince ve bayramdan sonra da tatile çıkınca işler istediğim gibi gitmedi. Neyseki şimdi aranızdayım. Saygısını koruyarak yeni bölüm bekleyen herkese benim de saygım sonsuz. Sizi seviyorum, iyi okumalar ;)
-
Alinin, arabayı bahçeye çekişiyle birlikte konuşmamak için açtığım müzik de kapanmıştı.
Onunla konuşmak istiyordum, ama konuşacak birşeyim yoktu. Biz iki yabancı olarak farklı yerlerde ve farklı şekilde büyümüştük. Kanımız aynı olsa bile onun bana verdiği zararları tek kalemde silip atamazdım.
Arabanın kapısını açtım ve kendimi dışarıya attım. En iyisi sessizlikti.
Gözlerimle bahçede herhangi bir tehlike aramaya başlamıştım iner inmez. Ve bilin bakalım ne oldu?
Tehlikenin âlâsı, yumruklarını sıkmış bir vaziyette bana doğru yürüyordu. Yürürken gerilen kaslarını mı,heybetli boyunu mu -1.90'lık sevgilim var hava atmam gerekiyordu- izlesem, yoksa kaçsam... Derken düşünmeye gerek bile olmadığımı fark ettim.
Ali arabadan çıkmış Kaan'ın nesi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yapabileceğim tek şeyi yaptım.
Çığlık atarak koşmaya başladım tabiki!
Sağ tarafındaki arka bahçeye doğru yardırırken bir yandanda ne konuştuklarını anlamaya çalışıyordum.
"Ne oluyor buna?"
Kaanın elleri cebindeyken Aliye küçümser bir bakış attığını ve "Benim kızım beni tanır." Diye kesin bir cümle kurduğunu arkama baktığım kısa bir an içinde duyup, görmüştüm. Sonra iç çekmişti. Her an bana doğru gelebilme riskini düşünerek daha da hızlı koştum. Bir süre sonra arkamdan kimsenin gelmediğini fark edince salak gibi ordan oraya koşmayı bırakıp arkama döndüm.
Yoktu. Hemde kimse.
"Hişt! Kız! ...Mavili! ! Pişt! Hepsi senin mi yavrum!"
Tepemdeki pencereden bile bana yavşayabilen Kıvanç'a doğru çevirdim kafamı. Neden olduğunu bilmiyordum ama başında naylon bir poşet vardı. O güzelim saçlarını da inek yalamışa döndürmüştü gerizekalı. Cerenin bu işte parmağı olduğuna siyah ojelerim üzerine iddiaya girerdim. (Dolabımın en güzel köşesinde duran ama hep sürmeye üşendiğim siyah ojelerim.)
"Kıv-"
"Hepsi benim." O tok ses tam arkamdan gelince birden çığlık atarak geriye doğru düşmüştüm.
Niye kendimi yere attığımı bilmiyorum. Niye mal gibi ağzım açık ona baktığımı bilmiyorum. Niye hala kaçıp gitmediğimi hiç mi hiç bilemiyorum.
"Lafım yok kanka!"
"Gir içeri gir." Diye homurdandı gözlerini devirerek.
Kıvanç ta birşeyler demişti ama anlamamıştım çünkü o sıra kendi canımın peşindeydim. Birazdan yaşayabileceklerim +18181818181818 sahne olabilirdi. Ve ben nasıl canlı çıkardım bilmiyorum. Onu da bilmiyorum.
"Kendini yerlere atmana gerek yoktu güzelim. Ben yapardım. Niye yoruyorsun kendini?"
Elleri cebinde bana cins cins bakarken yavaşça popomun üzerinden kalktım. "Bende sen yorulma diye şey yapmıştım." Diye ellerimi önümde birleştirip başımı eğdim. Kısacası suçlu pozisyonuydu işte. Belki bana yapacaklarını azaltırdı? Hı? Hiç mi?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SERSERİ #Wattys2016
Teen FictionŞarap rengi yalnızlığın içinde siyah bir boşluktayım, oturuyorum. Gözlerimin mavisi soluk. Dudaklarımda kan tadı var, emdikçe kokusunu da alıyorum. Uzuvlarım kımıldamak için gün batıracakken, güneş batmamak için ay taklidi yapıyor. Dünya bana ters d...
