" Bir sen eksiktin Ateş!.. Nerelerdeydin? Sahibin yok mu?"
Sanki beni anlayacak gibi söylediklerime cevap bekliyorum sanki. Tam bir deli gibi.Şu halime bakılırsa ne karanlıktaydım ne de aydınlık hissediyordum. İkilim de kalmış ruhumla Ateş'le ilk karşılaştığım zaman geldi aklıma. İlk karşılaştığımız da korkunç gözüken yaratık şimdi hiçte öyle gözükmüyordu. Tam aksine baygın bakışlarıyla oldukça masumdu.Bir süre daha bu şekil de ikilem de kalırsam ve böyle olmaya devam edersem Kemal Arıkan'ı bile masum olarak görecektim.
Benim dışımda herkes masumdu zaten. Bir ben karanlıktım bir ben kötüydüm şu hayatta. Başıma gelen her şeyi hak ediyordum sanki. Öyle büyük bir histi ki boşluğuna düştüğüm karanlığımdan bile daha kötüydü. Bu hissizlik tüm eklemlerimi kesmiş gibi hareketsiz bırakıyordu. Gözümü her kapadığım da kabus olarak üzerime yükleniyordu. Gözümü açtığımda ise daha büyük işkencelerle ruhumu daraltıyor nefes almamı zorlaştırıyordu.
Yaşamaya çalışan ölüden bir farkım yoktu.
Böyle yaşamak çok zordu. Yaşayamıyordum da zaten. Her nefes alışım da boğazıma acı bir bıçak saplanıyor, nefes verişim de daha da büyük acı kalbime saplanıyordu.
Araf da kalmak kadar kötü bir durum yoktu...
Ağzımdaki lokma giderek büyüyor yutamıyordum. Başımı iki yana salladım. Derin nefes alarak karanlığıma teslim oldum ve boğazıma oturan lokmamı zorda olsa yuttum. Acı çekmektense acıyı görmezden gelmek daha kolaydı. Aslında hiç kolay değildi ama çıkış yolu bulamayan ben için bir kaçıştı. Acıyı hissetmemek için kendimden kaçıyordum.
Bakışlarıma karanlık çökerken Ateş olduğu yere pustu. Ateşin birkaç adım ötesin de yere bağdaş kurup oturarak Ateş'i izlemeye başladım. Başlarda korkunç olan köpek başını patilerine yaslayarak tüm sevimliliği ile bakıyordu. Ateş'in korkutuculuğu bana geçmiş gibi hissediyordum.
Korkunç olan köpek değil bendim...
Dışarıdan kim baksa göreceği şey buydu.
Ekmeğimden bir lokma daha ısırırken, sakin sakin bana bakan köpek bir anda hareketlendi. Doberman çevikliği olan köpek hızla ayağa kalktı. Bu kadar süre sakin durmasına şaşırmıştım zaten. Üzerime saldıracak korkusunu görmezden gelerek yerimden kalkmadım.Köpek üzerime saldırmadı. Parlayan gözlerle evin girişine bakarak birkaç kez havladı. Hoş geldin der gibi havlamasının kime olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Yine boğazıma takılan lokmamı zorla yutarken köpeğine doğru yürüyen Yağız'a baktım. Üzerine beyaz tişört, altına siyah eşofman giymiş, elleri ceplerinde kendinden emin adımlarla yürüyordu.Yağız'ın yüzünde oluşan ifade, gördüğüm rüyayı tüm canlılığı ile düşüncelerime oturttu ve yeni bir soru ortaya çıkardı.
Yağız'ın bahçe de ne işi vardı?
Ben ondan kaçtıkça o sanki beni takip ediyordu. Benden hoşlandığını hiç sanmıyordum, benim için endişelendiğinden değildi takip etmesi. Benden şüphelendiği içindi. Kesinlikle benden şüpheleniyordu. Belki de beni tanıdığı için gözümü korkutmaya çalışıyordu. Hem ne demişti;
"İmkansızın peşinden ne kadar çok koşarsan, yaşayacağın hayal kırıklığı o kadar büyük olur ve can yakar. Sadece umursama tamam mı. Önüne bak ve yaşamaya devam et. "
Söylediği cümlenin üzerinden çok geçmemişti. Daha dün söylemişti, İmkansızın peşinden koştuğumu...Şimdi daha iyi anlıyordum ne demek istediğini. Derin bir nefes aldım.Zihnimi kemiren Yağız'ın beni tanıyor şüphesi midemi bulandırmaya başladı. Olasılarla yaşamak, olasılıklar üzerinden hesap yapmak ve hayatı olasılıkların sonucuna bırakmak ne kadar mantıklıydı orası tartışılırdı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
TEHLİKE
General Fiction"Sen bana nefretle bakarken ben seninle ailenden sana kalan en değerli mirasmış gibi sahiplendiğin çayı içmeye can atmaya başladım. Evden nefret eden ben evin mutfağında çıkmıyordum artık. Bıraksam kendimi mutfakta uyuyacaktım, seni daha fazla göreb...
