21

827 13 19
                                        


Sabahın solgun ışığı henüz tam anlamıyla uyanmamış gibiydi. Gökyüzü açık griydi.Nefes aldığımda ciğerlerime dolan o hafif soğukluk, uykulu bedenimi uyandırıyordu.

Serin havayı içime çektim. Bahçedeki akçaağaçlar neredeyse tamamen sarıya dönmüştü. Rüzgâr dalları hafifçe salladıkça kuru yapraklar kopup taş zemine düşüyor, ayaklarımın altında ince bir hışırtı çıkarıyordu. Öğrenciler merdivenlere doğru akın ederken yapraklar ayakkabıların altında eziliyor, o ses sabah kalabalığının uğultusuna karışıyordu. Fena bir gün sayılmazdı.

Cadılar Bayramı yaklaşırken okulun bütün havası çoktan değişmişti . Giriş kapısının yanına siyah ve turuncu kurdeleler asılmış, pencere camlarına plastik örümcek ağları gerilmişti. Birkaç öğrenci şimdiden küçük kostüm aksesuarları takmıştı; sahte dişler, siyah şapkalar, boyunlarına doladıkları balkabaklı atkılar... Her şeye rağmen herkesin üzerinde tuhaf bir heyecan vardı.

Ancak o heyecanın altında saklanan garip bir huzursuzluk da vardı. Andrew'un kayboluşundan sonra okulun üzerinde görünmez bir gölge dolaşıyor gibiydi. Herkes konuşup gülse de arada bir birbirine değen bakışlarla fısıltılar aniden kesiliyor ve o kısa sessizlikte herkes aynı şeyi düşünüyormuş gibi sessizliğe bürünüyordu.

Erik meselesi ise neredeyse kapanmış gibiydi.Herkes onun da Andrew gibi kaybolduğunu sanmıştı ama sonra Erik babasını arayıp bunaldığını, her şeyden uzaklaşmak istediğini söylemişti. Bir süreliğine Washington'daki dedesinin çiftliğine gittiğini anlatmıştı. Ve sanırım bu da şerif için için yeterli olmuştu. En azından şimdilik.

Ama Andrew için durum aynı değildi. Çünkü dün akşam kasabada yeni bir söylenti yayılmıştı. Lanet olası bir gömlek bulunmuştu. Kanlı bir gömlek.Kimse bunu yüksek sesle söylemese de bütün kasaba aynı şeyi fısıldaşıyordu. Gömlek kesinlikle Andrew'a aitti. Anlayacağınız kötü günler sona erse de daha kötü günler gelmek üzereydi.

Düşünceli adımlarla merdivenlere yaklaşırken kalabalığın içinde tanıdık bir kahkaha duyunca duraksadım. Başımı kaldırıp Tyler'ı görmemle içime derin bir kıskançlığın yayılması bir oldu. Lanet olası Tyler. Taş merdivenlerin yanındaki demir korkuluğa yaslanmış, üzerinde siyah deri ceketi, saçları rüzgârla hafifçe karışmış, yüzünde her zamanki gibi  umursamazca sırıtırken -lanet olsun ki-  çok yakışıklı görünüyordu. Ancak elbette bu sabah da yalnız değildi. Yanında Mia'nın arkadaşlarından biri olan üst sınıflardan bir kız vardı. Koyu kahverengi saçları omuzlarından aşağı dalga dalga dökülüyordu. Tyler'ın koluna girmişti ve ona bakarken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Tyler başını eğip kulağına bir şey fısıldadıktan sonra -bana asla aldırmadan- dudağına bir öpücük bıraktı.

Kız güldü.

Bir an olduğum yerde durdum. İçimde huzursuz bir his kıpırdandı. Tam yanlarından geçecekken Tyler başını bana doğru çevirince gözlerimiz buluştu. Ve elbette yüzünde o tanıdık, hafif alaycı gülümseme belirdi.

"Günaydın, Alice."

Yanındaki  merakla bana baktı."Tanışıyor musunuz?" 

Tyler omuz silkti."Üvey kardeşim."

''Ben Lena.'' 

Başımı hafifçe salladım ama gözlerim Tyler'dan ayrılmıyordu.''Ben de Alice.''Ve sonra dayanamayarak "Yeni mi?" diye sordum.

Tyler'ın dudakları yukarı kıvrıldı."Evet," dedi ve ekledi. "Ama şimdi bizi rahat bırakırsan kardeşim..''parmakları kızın kalçasına doğru inerken göz kırpmayı ihmal etmedi.''Daha önemli işlerimiz var.''

ÜVEY KARDEŞBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin