46

169 8 21
                                        



Ahşap kulübenin kapısını açıp içeri girdiğimizde çam kokulu küçük oda içimdeki heyecanı artırmıştı. Debby bavulunu yatağın üzerine fırlatırken neşeyle konuştu: "En azından Victoria ya da onun aptal arkadaşlarıyla biriyle ile aynı odaya düşmedim, yoksa bu tatil benim için başlamadan biterdi."

Gülümsedim ama aklım başka yerdeydi. Eşyalarımı yerleştirirken pencereden dışarı baktım. Ali ve sınıftan bir çocuk ilerdeki bir kulübenin önünde durmuş gülüşerek bir şeyler konuşuyorlardı. Ve onların birkaç adım arkasında Mac'i gördüm. Üzerindeki kalın şişme montun kapüşonunu başına geçirmişti. Ellerini ceplerine sokarak öğretmenlerin talimatlarını dinler gibi yapıyordu ama bakışları etrafı tarıyordu. Bir an için kafasını kaldırıp kaldığım kulübenin penceresine baktı. Göz göze geldiğimizde kalbimin aniden hızlanmasına engel olamadım. Bar tuvaletindeki o hararetli anın izleri hala zihnimde tazeyken şimdi onunla hiçbir şey olmamış gibi aynı yerde kamp yapacaktık.

Onu düşünmemeye çalışarak bakışlarımı diğer tarafa çevirdim. Bu kamp tam da Crimson High'ın zenginliğine yakışacak türdendi. Lüks ve vahşi doğa bir aradaydı. Meydanın tam ortasında kalın kütüklerin dairesel biçimde dizilmesiyle oluşturulmuş kocaman bir ateş çukuru vardı. Ateşin çıtırtısı rüzgarın çam ağaçlarının arasında çıkardığı uğultulu fısıltıya karışıyordu. Öğrenciler dondurucu dağ havasında kampın aşçıları tarafından sunulan sıcak çikolatalar ve özel karışım kahvelerle gezinirken birkaç adım ötedeki cam bölmenin içindeki açık büfe dağın başında bile taze sandviçler ve gurme atıştırmalıklar sunuyordu. Ancak burası dışarıdan bakıldığında sıcak çikolata kokulu, marshmallow kızartılan masum bir gençlik kampı gibi görünse de etrafı saran o uçsuz bucaksız zifiri karanlık orman her an her şeyi yutmaya hazır vahşi bir canavar gibi sessizce bizi izliyordu. Attığımız her adımda ayaklarımızın altında ezilen karlarla birlikte Debby ile birlikte yürüyorduk.

''Tanrım, resmen dağın başındayız!''

''Evet, aslında bu biraz korkutucu.''dedim.

Debby buna gülerek omzuma hafifçe vurdu. "Korkuyu unut şimdi, bak orada ne var!" diyerek az ileride, ağaçların hemen bitiminde duran donmuş bir dağ nehrini işaret etti.

Karların arasında pürüzsüz bir cam şerit gibi uzanan ırmağın yanına doğru adımlarımızı hızlandırdık. Burası kamp ateşinin gürültüsünden ve kalabalığından biraz uzaktaydı. Eğilip karların arasından birkaç küçük taş parçası bulduk.

Debby elindeki taşı büyük bir keyifle fırlattı. Taş, ırmağın kalın buz tabakasına çarpıp tiz bir ses çıkararak kaydı. "Harika!" diyerek güldü Debby. "Hadi, sıra sende Alice."

Elime aldığım taşı fırlatmak için kolumu kaldırmıştım ki arkamızdaki çalılıkların arasından gelen ayak sesleriyle irkildim.

"Buzun o kadar kalın olduğundan emin misiniz kızlar?" dedi neşeli bir ses.

Gelen Ali'ydi. Elindeki kahve bardağını tüttürerek bize doğru yürüyordu. Ama gözlerim hemen arkasından gelen Mac'e kaymadan edemedi.

"Yeterince kalın." dedi Debby ukala bir tavırla ve Ali'ye dönüp ekledi: "Denemek ister misin?"

Ali gülerek karların arasından daha büyük bir taş seçti. "Eğer buz kırılırsa ve nehir canavarı bizi yutarsa sorumlusu sensin." Taşı fırlatınca buzdan büyük bir gümbürtü kopsa da yüzeyde tek bir çatlak bile oluşmadı.

Ben ise elimdeki taşı sıkmayı tamamen unutmuş bir halde sessizce bizi izleyen Mac'e bakıyordum. Bakışları önce bana, sonra da parmaklarımın arasındaki taşa kaydı.

ÜVEY KARDEŞBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin