Gölün içinde ilerlerken gecenin karanlığı ince bir battaniye gibi üzerimi örtüyordu. Erik kötü görünüyordu. Yarası kanıyordu ve baygın halde inliyordu. Küçük tekne sallandıkça Erik'in başı omzuma düşüyordu.
"Dayan, Erik..L-lütfen..."
Onu ayakta tutmak için bir kolumla belini sarmış, diğer elimle kürekleri idare etmeye çalışıyordum. Gölün karşı kıyısında, ağaçların arasında eski bir balıkçı kulübesi gözüme ilişti. Karaya ulaşınca Erik'in kolunu omzuna aldım ve bedenini zar zor taşıyarak kıyıya sürükledim.
"Yürü... Erik... lütfen," diye fısıldadım. Sesim o kadar zayıf çıkmıştı ki kendi kulağıma bile yabancı geliyordu. Erik'in ağırlığı omzuma daha fazla çöktü. Nefesi kesik kesikti ve vücudu titriyordu. "Alice..." diye mırıldandı zorla. "Ben... iyi değilim." Bu sözler içimde yeni bir korku dalgası yarattı ama onu susturmak zorundaydım. "Konuşma," dedim hemen. "Sadece yürü." Patikaya çıktığımızda rüzgâr ağaçların arasında uğulduyordu. Kuru dallar birbirine sürtünüyor, gecenin sessizliğini parçalayan ürkütücü sesler çıkarıyordu. Sanki bütün orman gördüklerimizi biliyor gibiydi. Her gölge, her hışırtı beni daha fazla geriyordu. Durursam geri bakacağımı biliyordum. Ve geri bakarsam... Andrew'un gerçekten ölü olup olmadığını görmek isteyecektim. Bu düşünce mideme buz gibi bir taş gibi oturdu. Hayır. Buna bakamazdım. Buna dayanamazdım. "Söz veriyorum... seni burada ölmene izin vermeyeceğim."
Kulübeye ulaştığımızda tek elimle kapıyı itip içeri girdim. Erik'in köşedeki eski bir mindere yatırıp biraz soluklanmaya çalıştım. Sonra koşup gölden biraz su getirip ellerini ve yüzünü temizledim. Ancak Erik'in alnına dokunduğumda neredeyse parmaklarım yanacaktı. Terler içinde, bilinçle bilinçsizlik arasında bir yerdeydi. Alev alev vücudu sanki bir savaşın ortasındaymış gibi titriyordu.
"Ü-üşüyorum..." diye inledi.
Kalbim sıkıştı. Onu bu halde görmek, bugün yaşadığım her şeyden daha kötüydü. Ceketimi çıkarıp üstüne örttüm ama yetmediğini görebiliyordum. Ateşi yükseliyordu ve yarasının üzerindeki bezden kan sızıyordu. Erik'in rengi daha da solmuştu. Nefesi yüzeysel ve düzensizdi. O an zaman sanki dondu. Üzerimdeki tişörtten başka temiz bir şeyim yoktu. Tereddüt etmeden tişörtümü çıkardım, soğuk tenime çarpınca içimi keskin bir ürperti sardı. Sanki sadece dışarının soğuğu değil, hayatın bütün sertliği de üzerime çöküyordu.
Göğsüm çıplaktı, ama umurumda bile değildi. Tişörtü buruşturup Erik'in kanayan yarasına bastırdım. Bastırdıkça daha çok inledi. Kan, tişörtü hızla ıslatıyordu. Ama elimden gelen tek şey buydu. Ne yapacağımı bilmiyordum.
"Dayan Erik... lütfen..."
Telefonumu titreyen ellerimle çıkardım. Caleb'i aradım. Meşgul. Tekrar denedim. Meşgul. Tanrım...hayır, Caleb'ın gelmesi çok uzun sürecekti..
Gözüm bir an ekranın üst köşesindeki çekim çubuklarına kaydı. Sanki her biri beni daha da çaresiz kılıyordu. Jason'un adını rehberde bulmam sadece bir saniyemi aldı. Kalbim çarparken kısa bir mesaj yazabildim.
"Jason, yardım et!''
Gönder tuşuna bastım. Gitmedi. Tekrar denedim, olmuyordu. Lanet olsun, bir kez daha denedim ve bu kez konumumu da gönderdim. Gitmese bile, içimde bir umut bırakmak istedim. Jason gelecekti... değil mi?
Ama bekleyemezdim. Erik her geçen dakika daha da kötüleşiyordu. Onu bırakmadan etrafta kuru dal aramaya çıktım. Belki biraz ateş yakıp onu ısıtabilirdim. Elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Soğuktan dudaklarım morarmış, ellerim tir tir titriyordu. Dışarı koştum ve bulabildiğim ağaç kabuklarını, kuru yaprakları ve dalları toplamaya başladım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
ÜVEY KARDEŞ
AksiyonÜvey kardeşiyle aşk yaşayan bir kızın hikayesi. *Cinsellik, argo ve küfür içerir. *+18 *Bu hikayedeki tüm karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
