Sergei'in işaret ettiği tepeyi aşmamız yarım saatimizi aldı.Normal şartlarda 10 dakikalık mesafedeydi fakat şiddetini artıran kar yağışı ve tırmanmada güçlük çeken atlar bize oldukça zaman kaybettirdi. Bütün olumsuz şartlara rağmen tepeye ulaşmamızla birlikte kalbimin derinliklerinde yoğun bir duygu hissettim. Bu umuttu.Karşımızda, ayaklarımızın altında serili bir şehir vardı ve süzülürcesine yağan karla birlikte, çok güzel görünüyordu.
Rostov, beklediğim kadar büyük bir şehir değildi. Açıkçası bu duruma sevinmiştim. Çünkü, şehirler büyüdükçe içlerinde sakladıkları gizli tehlikelerin ve kalabalıklar içerisinde ki yalnızlığın da aynı oranda büyüdüğüne inanırdım. Bu yüzden yurtta kaldığımız zamanlarda dışarı çıkmayı hiç istemezdim. Zorla çıkartıldığımız yaz aylarında ise şehrin, en az insanları kadar soğuk taş yığınlarına ve büyük balığın, küçük balığı yuttuğu acımasız sistemine katlanmak zorunda kalırdım.
O günlerde kendime bir söz verdim ve yaşadıklarımla birlikte bu sözün değeri gün geçtikçe daha da arttı. Günün birinde elime bir güç geçerde ,o gücü kullanmam için bana bir seçenek sunulursa seçimimi küçük balıklardan yana kullanacaktım.Bulabildikleri küçük kırıntılarla beslenen, sürekli korku içerisinde yaşayan ve kocaman okyanusun içerisinde kaybolan küçük balıklar için.
#
Şehrin girişinde iki atlının rahatlıkla yan yana ilerleyebileceği genişlikte, taşla örülmüş, çokta uzun olmayan bir köprü vardı.Eskiydi ve duvarlarının bir bölümü yıkılmıştı ama şehirde yaşayanlar pek önemsemediklerinden olsa gerek yeni bir köprü yapma gereği duymamışlardı.Altından geçen dere yatağı bahar döneminde taşıyor olmalıydı.Şu an bile ağzına kadar dolu olması Rostov halkını tedirgin ediyor olmalıydı diye düşünürken bir şey dikkatimi çekti. Köprünün az ilerisinde büyük bir tabela vardı ve üzerinde büyük harflerle şu cümle yazılıydı. "KURTLARLA ARKADAŞ OL AMA ELİNDEN BALTAYI BIRAKMA"
Bu sözün anlamını Rostov'da geçireceğimiz günlerde daha iyi anlayacaktık ama şu an aklımızda ki tek şey zarfı görevli birine teslim edip karnımızı doyurabileceğimiz ve geceyi güvenli bir şekilde geçirebileceğimiz bir yer bulmaktı.Girdiğimiz ilk sokaktan itibaren şüpheyle bakan gözler hep üzerimizdeydi. Sağlı sollu dizilmiş harabe binalar ve şehrin en kuytu köşelerine uzanan dar sokaklar savaşın izlerini taşıyorlardı.
-- Sergei, ordunun burada konuşlandığı bir yer var mı? diye sordu Aleksy.
-- Ordu burayı konuşlanacak kadar önemsemez sevgili dostum. Bu şehir onlar için harita üzerinde bir sınır bölgesidir o kadar, dedi.Tanıdık birilerini görebilmek için etrafa bakınıyor gibiydi.
-- Sınırlarını korumaları gerekmez mi? diye sordu Niko sabırsızca.
-- Rusya'da yaşadığını unutuyor gibisin Niko. Ordu yalnızca önemli gördüğü insanları korur.Hatırlasana karım ve kızım son nefeslerini verirken bizi koruyan kimse yoktu. Siz olmasaydınız ben de çoktan ölmüştüm.Tabi onlarsız yaşamaya yaşamak denirse, dedi.
Arkası bize dönük olsada yüzündeki acı dolu ifadeyi tahmin edebiliyordum.Bir süre bekledikten sonra yeniden konuşmaya başladı.
-- Yanlış hatırlamıyorsam şehrin batı girişinde bir karakol vardı.Zarfı oraya teslim edebiliriz ve sonrada gidip rahat bir uyku çekeriz ha, dedi. Nedense sesinde bir tedirginlik hissediyordum.
-- Beyler, sanırım oraya kadar gitmemize gerek kalmayacak. Baksanıza iki asker bu yöne doğru geliyor, dedi Aleksy.
Hepimiz işaret ettiği yöne doğru baktık.Haklıydı uzakta silahlı ve üniformalı iki adam vardı.Giderekte bize yaklaşıyorlardı.
-- Lanet olsun.Atlardan inin hemen, dedi Sergei ve aniden atından indi.
Bizde refleks olarak onunla beraber atlarımızdan indik. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.
-- Sergei, neler oluyor? diye sordu Niko.
-- Konuşmayın, beni takip edin. Dikkat çekmeyin ve silahlarınızı saklayın, dedi yalnızca bizim duyabileceğimiz bir sesle.
Neler olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu. Sergei buranın yerlisi sayılırdı ve ona güvenmekten başka çaremiz de yoktu. Peşinden dar bir sokağa girdik. Ardından başka bir sokağa ve bir başkasına daha.Bütün sokaklar hatta insanlar bile birbirlerinin aynı gibiydi. Kirli elbiseleri ve yüzlerinin altında neler saklıyorlardı bilmiyorum ama bizi pekte hoş karşılamadıkları bir gerçekti. Bir süre daha bu şekilde ilerledikten sonra Sergei, diğerlerine göre daha bakımlı bir binanın önünde durdu ve atını tahta bir direğe bağladı.
Kapının hemen yanında da orta boylu, gür sakallı, kel bir adam vardı.Büyükçe bir sandığın üzerinde oturuyordu ve gözleri de kapalıydı.Ya gerçekten kördü ya da tamamen aldatmacaydı. Nedense bu şehirde kimseye güvenesim gelmiyordu.
-- Beyler, atları buraya bağlayın, silahlarınızı da Mihail'e bırakın ve beni takip edin, dedi Sergei. Kapıda ki adamı işaret ediyordu. Merak etmeyin güvenilirdir demesiyle ister istemez silahlarımızı o adama bıraktık.
Sergei'in peşinden binaya girer girmez Aleksy, onu bir kenara çekti.
-- Dostum, neler olduğunu bilmek istiyorum.Neden kendi askerimizden kaçıyoruz? diye sordu. Üçümüzün de aklında aynı soru vardı.
-- Söyleyeceklerim seni hayal kırıklığına uğratabilir Aleksy ama madem sordun söyleyeyim. Onlar Rus askeri falan değildi.Muhtemelen de Alman askerleriydi, dedi.
Haklıydı. Üniformaları bizimkinden çok farklıydı.Peki ama Rus askerleri neredeydi. Kendimi bir an kapana kısılmış gibi hissettim. Anlaşılan kaderin üzerimizde oynadığı oyun henüz tamamlanmamıştı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kara Kutu
Mystery / ThrillerHasta olduğunu bilemeyecek kadar aciz bir adamın tanıştığı insanlarla birlikte her dakika değişen yaşamı ve bu hareketliliğin getirdiği geri dönüşü olmayan ölümcül kararlar. Tam da Stephanov ailesine yakışan bir hayat. (Satışta)
