Kendime geldiğimde hissettiğim tarifi zor duyguyu, eminim bir çok kişi ömründe bir kez de olsun tatmıştır. Hani rüyanda nedenini bilmeksizin yüksek bir yerden düşersin ve yatağında kanter içerisinde uyanırsın ya. Anlatmak istediğim tam da bu ama bir sorun vardı. Benim ile ilgili bir sorun. Genellikle bu tür tatsız rüyalar sonunda kendimi ya sert ve ruhsuz bir zeminde ya da tüm vücudumu ağrı içerisinde bırakan alelade bir sandalye üzerinde ağzım açık bir halde bulurdum.
Neyse ki düştüğüm yer çokta sert olmamalı diye düşünürken bir şey fark ettim. Şu an dere yatağına kadar yuvarlanmış ve çamura batmış bir şekilde uyanmalıydım ama yanağımda hissettiğim soğukluk, kar ve ya çamur soğukluğu değildi.
Bu hissettiğim beton serinliğiydi ve gözlerimi ağır ağır akan dere kenarında değil, yeterince aydınlık olmayan neredeyse karanlık bir odada açmıştım. Yerdeydim ve yanımda, odanın diğer ucunda ki kapıyı görmemi engelleyen ahşap bir masa vardı.
Duvarlarda karşılıklı duran gaz lambaları ve üzerinden düştüğüm tek bacağı kırık bir sandalye... Bütün bunlar bana Yury ile olan kavgamı ve tutsak olarak getirildiğim bu odayı hatırlattı. Zaman kavramı benim için o kadar çok değişmişti ki artık nerede olduğumu hatırlamam bir kaç dakika sürebiliyordu. Yerden yavaşça doğrulup, sağ elimle yakınımda ki duvardan tutunarak doğrulmaya çalıştım. Kendime gelmeli ve bu odadan bir an önce çıkmalıydım.
Kafamdaki soruların cevapları ne bu odada ne de Yury'nin gösterdiği kara kaplı defterde vardı. Bütün cevaplar bu kapının ardındaydı ve benim onları bulmamı bekliyorlardı. Bana bir sürü senaryo ve kaçış planı lazımdı ve sahip olduğum tek şey ise neyin sahte, neyin gerçek olduğunu dahi kestirmekte güçlük çeken bir beyin ve tüm vücüdumu sarmasına rağmen hala tanışma fırsatı bulamadığım bir gücün varlığıydı.
Ayrıca bu saatten sonra zaman kavramını yitirmiş bir akla da güvenemezdim. Yapmam gereken şeyi yapmalıydım ve kontrolü her zaman bir çıkış yolu bulana, yani "o"na bırakmalıydım diye düşünürken, binanın temellerine kadar sarsılmasıyla bir kez daha kendime geldim.
O kadar şiddetli bir sarsıntıydı ki dengemi kaybedip istemsizce, tutunduğum duvarın dibine oturmak zorunda kalmıştım ve bir anda duvarlarda ki gaz lambalarının düşmesiyle oda öncekinden daha da karanlık bir hal aldı. Artık ne masayı, ne sandalyeyi, ne de kapıyı göremiyordum. Bu tür bir sarsıntıyı son olarak, pusuya düşürüldüğümüzde at arabasının yanında gerçekleşen patlama sonrası yaşamıştım. Ama az önce hissettiğim sarsıntı o patlamadan daha şiddetliydi.
Duvardan tutunarak kapının olduğunu hatırladığım yere kadar geldim ve kulağımı kapıya dayadım. Çok fazla ses duyuyordum. Koridorun her yerinde yankılanan bağırışlar ve koşturan askerlerin beton zeminde çıkardığı postal sesleri birbirine karışıyordu. Birileri sürekli emirler yağdırıyor gibiydi. Eğer düşündüğüm şey ise, eğer bu bir baskınsa beklediğim fırsat ayağıma kadar gelmiş demekti.
Tam o sırada bir patlama daha oldu ve bu sefer ki daha yakındı. Yıkılan duvarların çıkardığı rahatsız edici gürültüyü duyabiliyordum. Bu lanet kapıyı açmalıydım ve bu binadan bir an önce çıkmalıydım. Aksi takdirde bir sonraki patlamada bulunduğum odanın duvarları üzerime yıkılabilir ve istediğim cevaplara ulaşamadan, bir tutsak olarak ölebilirdim.
Karamsarlığın sırası değildi. Her şey yeteri kadar ters gitmişti zaten diye düşünürken postal sesleri birden kesildi. Bir kaç saniye olduğum yerde bekledim ve daha sağlam olduğunu düşündüğüm sağ omzumu kapıya doğru çevirip geriye doğru bir kaç adım attım. Tam hareketlenecek iken kapının arkasında ilk başta anlam veremediğim sesler duydum. Sanki birileri birbirini boğazlıyordu ama bu teke tek bir dövüş gibi değildi. Bir süre daha içimde ki umuda sarılarak ve arkadaşlarımın geldiğini umarak bekledim ama yanılmıştım.
Kapı normalde kilitliydi fakat arkasında öyle bir güç vardı ki kapıyı çok kolay bir şekilde kırarak açtı. Karşımda, bir insana göre fazla dik duran ve doğrudan bana bakan biri vardı. Bu adam Niko, Aleksy ve ya Sergei değildi. Yerde yatan, boğazları kesilmiş cesetlere aldırış etmeden ben de doğrudan ona baktım. O an içimin ürpermesine neden olan bir şey fark ettim. Gözleri, daha doğrusu göz bebekleri yoktu ve her ikisi de geceden daha karanlıktı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kara Kutu
Mystery / ThrillerHasta olduğunu bilemeyecek kadar aciz bir adamın tanıştığı insanlarla birlikte her dakika değişen yaşamı ve bu hareketliliğin getirdiği geri dönüşü olmayan ölümcül kararlar. Tam da Stephanov ailesine yakışan bir hayat. (Satışta)
