İhanet

123 9 1
                                        

       Yury ve adamları dışarı çıktıktan sonra dört arkadaş odada yalnız kaldık. Aleksy, Niko ve ben önce birbirlerimize daha sonra da adeta anlaşmışçasına direkt Sergei'e baktık. Yüzü gülüyordu ama bizim ciddiyetimize anlam veremediğinden olsa gerek birden yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.Bir süre bekledikten sonra konuşmaya karar veren de o oldu.
    -- Çocuklar, sizin neyiniz var böyle. Tek derdiniz zarftan kurtulmak değil miydi? Bu duruma sevinmiş olmanız gerekirken neden bana öldürecekmiş gibi bakıyorsunuz? diye sordu. Teker teker gözlerimizin içine bakarak sormuştu bu soruyu.
     -- Haklısın Sergei, tek derdimiz buydu ama buralara gelene kadar yaşadığımız tehlikeleri göz önünde bulundurursak zarfı kimlere verdiğimizi bilmek te hakkımız, öyle değil mi? diye sordu Aleksy.
     -- Ne demek oluyor bu? dedi Sergei ve bir an duraksadıktan sonra derin bir nefes alıp konuşmasına devam etti. Bakın ben bu adamları iyi tanırım. Daha önce onlara güvenip girdiğim hiç bir işten zararlı çıkmadım.Korkmanıza gerek yok, zarf güvenilir ellerde, dedi.
      Konuşmasını bitirir bitirmez, odaya girdiğimizden beri sesi çıkmayan Niko sözü devraldı ve benim de merak ettiğim soruyu sordu.
    -- Peki, biz güvenilir ellerde miyiz? dedi.Bu soru Sergei'in bir an afallamasına neden oldu.Tam konuşmaya başlayacağı sırada Niko, araya girmesine izin vermeyerek konuşmasına devam etti.
    -- Bakın, yıllarca babamla birlikte ticaretle uğraştım.Ağımıza takılan balıklarla ve satabildiğimiz ağaçlarla hep bu işin içerisindeydik. Şimdiyse her gün canlı kalbildiğime şükrederek uyandığım ordudayım. Yaşadığım bunca şeyden sonra öğrendim ki bu iki düzenin de ortak olduğu tek bir nokta var. Ticarette, orduda çıkarlar üzerine kurulu,dedi.
      Haklıydı ama Sergei halâ anlamayan gözlerle bize bakıyordu. Duruma ben açıklık getirdim.
     -- Sergei, bu adamlara güvendiğini biliyorum ama onlarla yaptığın ticaret, devlet meselelerinde bize bir avantaj sağlamayacaktır. Eğer bu adamların çıkarları bizim aleyhimize ise, burada bulunduğumuz her saniye sonumuza daha da yaklaşıyoruz demektir,dedim.
       Ben sözümü bitirdikten sonra kimse bir şey söylemedi ve ben de dahil hepimizin yüzünde tedirgin bir ifade belirdi. İster istemez içerisine adeta sürüklendiğimiz bu durumun ciddiyetini Sergei ile birlikte hepimiz kavramak zorundaydık. Aksi takdirde her köşesi ölüm kokan bu şehirden canlı çıkamazdık.
       Her birimizin düşüncelerini ele geçiren meraklı bekleyişi ve odadaki derin sessizliği bozan sertçe açılan kapının rahatsız edici sesi oldu. Kapı o kadar sert açılmıştı ki elle açılmış olamazdı. Biri kapıya tekme atmış olmalıydı ama neden böyle bir şey yapsınlardı ki, kapı kilitli bile değildi diye düşünürken nedenini çok geçmeden anladık. Kapının açılmasıyla birlikte oda bir an da askerlerle dolmaya başladı. Ne yapacağımızı bilemez halde öylece donup kaldık. Üzerimize çevrilen her bir tüfek bizi daha da hareket edemez hale getiriyordu.
       Üniformaları, şehrin girişinde gördüğümüz askerlerinkiyle aynıydı. Biri, yerimizi onlara söylemiş olmalıydı ama bu imkânsızdı.Onca ara sokaktan geçerek, gizlice bu binaya girmiştik.Ne kadar duruma anlam veremesemde artık bunun bir önemi yoktu. Üzerimizde ki Rus üniformaları bizi yeterince ele veriyordu zaten. Askerlerden birinin bağırarak bize bir şeyler söylemesiyle kendime geldim. "aussteigen, aussteigen" diyordu ama bildiğim tek dilin Rusça olması anlamamı oldukça güçleştiriyordu. O an araya Sergei girdi ve söylediklerini tercüme etti.
    -- Beyler, dışarı çıkmamızı istiyorlar, dedi. Yaşadığı korku sesine de yansımıştı.
    Açıkçası Almanca biliyor olması beni pek şaşırtmamıştı. Sonuçta ticaretle uğraşıyordu ve anlattığına göre Rostov'da yalnızca Ruslar yaşamıyordu. Her neyse, üzerime çevrilen bir tüfek varken düşünmem gerekenler bunlar değildi.O sırada odaya girdiğinden beri bağırmaktan başka bir şey yapmayan asker yanındakilere, bize söylediklerine benzer bir şeyler söyledi.
      Anlaşılan bizi zorla dışarı çıkaracaklardı. Binaya ilk girdiğimizde bize kovarcasına gözlerle bakan adamların arasından iteklenilerek dışarı çıkartıldık. Nedense yüzlerinde ki sert ifade yerini korkuya bırakmıştı ve çaresiz gözlerle bize bakıyorlardı.Anlaşılan sert bakışları bu adamlar üzerinde işe yaramamıştı. Binanın içi kapının dışına kadar askerlerle doluydu. Silahsız dört adam için bu kadar hazırlık yapmalarına anlam veremiyordum.
      Kısa bir yürüyüşün ardından askerlerin açık tuttuğu ön kapıdan dışarı çıkartılıp karların içinde diz çöktürüldük. Hangi ülkenin ordusundan olursa olsun, böyle bir durumda olmak her asker gibi bizim içinde utanç vericiydi. Sonumuz çokta uzakta olamazdı artık. Kafamıza sıkılan tek bir kurşunla her şey sona erecekti.
      O an, son bir kez içimdeki varlığa bırakmak istedim tüm bedenimi. Gözlerimi kapattım ve onu dinlemeye başladım. Bir şeyler söylüyordu bana onu duyabiliyordum."kafanı kaldır, kafanı kaldır" diyordu. Gözlerimi açtığımda onundu artık her şey ve hiç tereddüt etmeden kafamı kaldırıp daha önce yalnızca botlarını görebildiğim infazcımın gözlerine baktım.
      Lanet olsun Yury, yine karşımdaydı ama tek bir farkla. Bu sefer bizim tarafımızda değildi.

Kara KutuHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin